Kategoriler
Bade Pia Hayat

Tükenmişlik

Pandemide yaşamak çok zor. Pandemide, dilini bilmediğim bir ülkede yaşamak çok zor. Pandemide, dilini bilmediğim bir ülkede çocuk büyütmek çok zor. Pandemide, dilini bilmediğim bir ülkede, destek almadan çocuk büyütmek çok zor. Tükendik, hem de fazlasıyla. Bade’nin kreşe başlamasıyla beraber bir nefes aldık. Ama bu tükenmişliğin getirdikleriyle çok çabuk sinirleniyorum. Bade her şeyi kendi kendine yapmak istiyor. Bu her zaman mümkün olmuyor. Acelemiz olabiliyor, akşama kadar tükenen sabrım Bade’ye yeterli gelmeyebiliyor. Sesim yükseliyor. Sonrasında da gece boyu süren vicdan azapları geliyor.

Bazı eylemleri hızlandırabilmek için ona seçenek sunmaya başladım. Örneğin yatma hazırlığı yaparken lavaboya dayalı olan öğrenme kulesine çıkması gerekiyor. Bunu yapması gerekiyor ki elini yıkayalım, dişini fırçalayalım, günlük burun spreyini sıkalım. Öğrenme kulesine kendi tırmanmak istiyor. Çok güzel. Fakat binbir dil dökmeyle banyoya getirebildiğim Bade’yi bir de hızlıca öğrenme kulesine tırmanmaya ikna etmek o kadar kolay değil. Ben de sayısız kere “yavrum çık şu öğrenme kulesine” isteklerinden sonra ona iki seçenek sunmaya başladım: Üçe kadar sayıyorum. Eğer ben üç dediğimde kuleye tırmanmamış olursa, onu alıp kendim koyacağımı söylüyorum. Başlarda belki de inanmadığından, çıkmadı, ben de alıp kendim koydum. Söylediğimi yaptığımı gördükten sonra da tırmanmaya başladı.

Ben her akşam üçe kadar sayarken artık bitmiş, tükenmiş oluyorum. Artık bir sinir harbiyle, yüksek sesle üçe kadar saymaya başladım. Şu an bunları yazarken dahi vicdanım sızlıyor. Fakat Bade o kadar naif ki, o kadar çocuk ki, sinirlendiğimi belki de görmezden gelip bunu bir oyuna çevirdi. Artık bana kendi söylüyor, “baba üçe kadar saysın, Bade tırmansın,” diye istekte bulunuyor. Ben saymaya başlayınca koşa koşa öğrenme kulesine gelip, adeta bir önceki günkü Bade’yle yarışırcasına kuleye tırmanıyor. Başarınca da kahkahalarla gülüyor. Tükendim. Sabrım da tükendi. Vicdanım da sızlıyor. Ne yapmak lazım?

Kategoriler
Deneme Sağlık

48 Saat

Hayatımda ilk defa 2 gün aç kaldım. 48 saatlik su orucu tuttum. Özellikle ikinci gün enerjim çok düşüktü ama yine de iki gün de 10 binden fazla adım attım. Ara ara açlık hissiyatı vurdu. Yine de bu süreçte sadece su, çay, kahve ve mineralli su tükettim. Zaman zaman kas seğirmeleri de yaşadım. Mineralli suyun yararlı geldiğini düşünüyorum. Magnezyum içeriği litrede 50 mg da olsa, en azından psikolojik olarak etkiledi. Fark ettim ki bünyem biraz alışırsa pek sıkıntı yaşamadan bu uzunlukta oruçlar tutabilirim.

Bu aralar günde 18-22 saat süren oruçlar tutuyorum. Eylül sonu 38 saatlik bir oruç tutmuştum. Şimdi 48 saatlik orucu tamamladım. Daha uzun süre oruç tutabilmek için bir de elektrolit takviyesi aldım. Bu yıl bitmeden 72 saatlik bir oruç tutmayı planlıyorum. Eğer her şey yolunda giderse gelecek yazdan önce 96 ve 120 saati de deneyimleyeceğim. Sonra da 2022 bitmeden 168 saat, yani 1 haftalık orucu denemeyi düşünüyorum.

Gördüğüm ve hissettiğim kadarıyla insan vücudu uzun süreli açlığa gayet dayanabilecek seviyede. Çok uzun süre mecburiyetten aç kalan insanlar da var. Ben mecbur değilim; fakat kimse geleceğin neler getireceğini bilemez. Ketoz, otofaji ve sağlık bir kenara, bir yandan da vücudumun sınırlarını öğrenmek istiyorum. Bazı korkuların ancak deneyimle aşılabileceğini düşünüyorum.

Kategoriler
Deneme Yemek

Belgian Waffle Crisps

Son günlerde şekere düştüm. Tiramisular, ruby kaplı magnumlar, portakallı Fritzler… Hava yağmurlu olmladıkça Astro’yla çıkıp uzun uzun yürüyüş yapıyoruz. Aralıklı oruca da devam edince sanırım vücudum karbonhidrat aşermeye başladı. Neyse. Ben de dedim ki, bari tadını henüz bilmediğim ama hoşuma gideceğini düşündüğüm etnik lezzetler bulayım. İçerik okumayı da sevdiğim için, içeriği nispeten düzgün ürünler bulmaya başladım. Bunlardan biri de Belgian Butters markalı Finest Waffle Crisps.

Buğday unu, şeker, terayağ 20%, bütün yumurta, buğday nişastası, tuz, karbonat.

Belçika waffle’ı denince uzun süredir benim aklıma şu BİM, A101 veya Starbucks’larda satılan, içi karamel dolgulu waffle’lar geliyordu. (Bu arada Starbucks markasının BİM ve A101 ile aynı cümle içinde geçmiş olması da şimdi bende bir şüphe uyandırdı.) Prensip olarak biliyorum ki, çok sayıda insan tarafından sevilen ve bilinen bir ürünü eğer sevmiyorsam, bu muhtemelen kalitelisini yemediğim içindir. İşte bugün benim için o kalite sınırını aşan bir Belçika waffle’ı buldum. Muhakkak ki yerinde yemeye kalksam tazesini çok daha seveceğim. Fakat süpermarket rafında bulabileceğim kıtır kıtır, baymayan ve çok lezzetli bu çıtırları bulduğum için kendimi şanslı hissediyorum.

Kategoriler
Girişimcilik Kitap Üretkenlik

Agresif Büyüme

Küçük büyüme sürdürülebilirdir. Bana bugüne dek büyük gelişmelerin sürdürülebilir olmadığı, büyük risk içerdiği anlatıldı. Her seferinde de mantıklı buldum. Fakat bugün Eliyah M. Goldratt’ın Beyond the Goal’unu dinlerken büyük bir aydınlanma yaşadım. Goldratt büyük bir aşkla diyordu ki, “küçük birikimlerle zengin olamazsınız.” Arşimet’in şu ünlü sözüne gönderme yapıyordu:

Give me a lever long enough and a fulcrum on which to place it, and I shall move the world.

Archimedes

Nereye dokunacağını bilirsen, tek seferde büyük kazanımlar elde edebilirsin. Goldratt’in Theory of Constraints’i de buna dayanıyor. “En çok kısıtlanmış olan noktayı geliştirmedikçe, sistemi bir gıdım geliştiremezsin,” diyor. Kim bilir, belki birazcık riskle çok büyük değişimlere sebep olabilirsin?

Kategoriler
Trafik Türkiye

Taksici

Yine bir Türkiye dönüşü ve yine aklımda kalan taksici anıları… İstanbul’daki taksi sorunu gündemden düşmüyor. İnsanların taksicilerle olan anıları sürekli olarak Twitter’da karşıma çıkıyor. Geçmişten taksicilerle (ve dolmuşçularla) ilgili çokça kötü anım var. Fakat Türkiye gerçeğiyle hızlıca karşılaşmamı sağlayan İstanbul Havalimanı taksicisine de teşekkürü bir borç bilirim. Daha ilk dakikadan bizi almak istememesi, yol boyunca 120-130 gibi hızlarla gitmesi, öndeki kamyonların götüne girmesi, bana zerre cevap vermemesi (iyi akşamlar?) ile gönlümü fethetti.

Tabii tüm taksicileri zan altında bırakmak istemem. Etiler’de duraktan çağırdığım taksici çok iyiydi. Nispeten trafik kurallarına uyuyor, hızlı kullanmıyor, güler yüzüme güler yüzle cevap veriyordu. Türkiye’de bir aylık kalışımda kaç sefer taksi kullandım bilmem, Etiler’deki beyefendi hariç denk geldiğim tüm taksiciler sinirli ve iticiydi. Bunları yazarken yapmak istediğim şey genele bakıp yargılamak değil elbette. Türkiye’de her meslekten insan çok zor günler (yıllar, belki on yıllar?) geçiriyor. Yarınını düşünmek zorunda olan bir insanın güler yüz gösterememesi gayet açıklanabilir bir durum. Fakat gördüğüm üzere trafikte çalışan insanlarda bu sinir daha yaygın. Ben de o trafiğe girince sinirleniyorum. Tüm gününü o trafikte geçirenler ne yapsın, değil mi?

Sistemdeki kokuşmuşluğun sirayetini düzeltmek zor. Belki de işi serbest piyasaya bırakıp evrimi hızlandırmak lazım.