Kategoriler
Etkinlik Teknoloji

Pozitron’da Google Glass’ı denedik

Yazacak birkaç yazı birikti, önümüzdeki günlerde biraz bombardıman tadında yazılar gelecek. Yazıların kronolojisi de çok karıştı. Örneğin şu an hakkında yazdığım Glass etkinliği aslında en son yazmam gerekenlerden biri.

Neyse. Yazıya Pozitron’un yeni teknolojileri takip etmekte ne kadar öncül davrandığıyla başlamak istiyorum. Elbette Google Glass artık büyük kitlelerce artık bilinen ve çıkış tarihiyle birlikte ana akım medyayı sallayacak bir ürün. Yine de daha 2000’lerin başlarında mobil platformların gelişeceğini görüp (ya da bunu tahmin edip) Türkiye’nin mobil yazılımlara en çok kaynak sağlayan şirketlerinden biri oldu. Google Glass ise hiç şüphesiz mobil platformların yönünü akıllı telefonlardan çevirebilir, ancak bunun için oldukça fazla yol kat etmesi gerekiyor.

2 saatlik bir etkinlikte, öncelikle Glass’ı bir miktar yakından gördük ve ürünün teknik özelliklerini dinledik. 640×360’lık bir ekran çözünürlüğü sunan Glass, 22 inçlik bir ekrana 2.5 metre gibi bir mesafeden bakıyormuş hissiyatı veriyor. Glass’ı denediğimde bunun dijital fotoğraf makinelerinde ekrandan değil de (adını bilmiyorum) tek gözünüzü kapatıp küçük bir camdan baktığınız yer var ya, oraya bakmak gibi bir şey olduğunu gördüm. Yani olay reklamlardaki gibi değil. Bu da Glass’ın başını son tüketici bazında yakabilecek bir aldatmaca. Mobil platformda uygulama geliştirenler için küçük bir bilgi daha vereyim: 1 GB ram’e sahip olan ürünün 682 MB’ı uygulamaların kullanımı için ayrılmış. 16 GB’lık dahili hafızanın ise 12 GB’ı kullanıma açık.

Teknik özelliklerden sonra sıra küçük demolara ve Pozitron’un, Glass’ı ellerine aldıktan sonra geliştirdiği birkaç demo uygulamanın tanıtımına geldi. Öncelikle şunu söylemek gerekiyor ki, Glass herhangi bir sim kart takılması için uygun değil. Bluetooth üzerinden telefonunuza bağlanıp mesaj atabiliyor, arama yapabiliyor, telefonunuzun internetini kullanabiliyor. Yani tek başına bir ürün olarak yeterli değil. Ama bunun yanı sıra kablosuz ağlara da bağlanabiliyor. Bu bir artı olsa da, ilk defa bağlanacağı kablosuz ağlar için şöyle bir sıkıntısı mevcut: Glass’ın input araçları sadece touchpad ve ses olduğu için, şifreli bir kablosuz ağa bağlanmak için öncelikle (bilgisayar ya da tablet gibi bir araç kullanarak) bir browser’dan Glass’ınızın Google üzerindeki yönetim panelinize girmeniz ve burdan ağın adını ve şifresini tanınan ağlara eklemeniz gerekiyor.,

Glass şu anda Mirror API adında bir programming interface sağlıyor. Henüz native uygulamalar için bir development kit geliştirmemişler ama Glass Development Kit (GDK) adı altında bir geliştirme ortamı sunmak için uğraşıyorlarmış. Glass normalde Android 4 üzerinde çalıştığı için, Android için yazılan uygulamaların Glass’a da port edilebildiğini söylediler. Fakat I/O araçlarındaki farklılıklardan dolayı çok da pürüzsüz bir tecrübe sağlamayacağı bir gerçek. Native uygulamalar için GDK’i beklemekte fayda var. Mirror API’ye gelecek olursak, şimdilik Glass üzerinde çalışmanızı sağlayabilecek tek yol olduğunu söyleyebilirim. Aynı push notification mantığıyla çalışıyor. Daha önce sosyal ağlar üzerinde bir uygulama geliştirdiyseniz, OAuth ile çalışmış olmanız da olası. Sosyal ağ üzerinde çalışan uygulamanız nasıl kullanıcıdan izin istiyorsa, Glass uygulamaları da bu şekilde izin istiyor. Sizse bu izni aldıktan sonra Glass’a push notification gönderebiliyorsunuz. Pozitron’un Mirror API üzerinden verdiği örnek, Bilyoner için yaptıkları canlı sonuç uygulaması idi. Takip etmek istediğiniz maçın başlamasıyla birlikte maçta gol, kart vs. olduğu zaman Bilyoner size push notification atıyor, siz de bunu anında görüyorsunuz. Tüm bunlar Google’ın sunucuları üzerinde oluyor. Yani siz Google’a istek atıyorsunuz, Google da kişinin Glass’ına notification gönderiyor.

Glass’ın fiyatına gelince… Google uygulama geliştiricilerin önceden bir fikir sahibi olması için $1500’dan 10 bin adet ürün satmış. Fakat Pozitron’un söylediğine göre son tüketici fiyatı $400-$500 arası olacakmış. Bu fiyat sevindirici olsa da son tüketici ürünü deneyerek aldığında bir miktar hayal kırıklığına uğrayabilir. Etkinliğin sonunda Glass’ı takıp kullanma şansım oldu. Her ne kadar etkinlikte konuşanlar Glass kullanırken araba bile kullanabildiklerini söyleseler de (muhtemelen ben ilk defa kullandığım için) ben bu eylemin o kadar da mümkün olduğunu düşünmedim. Bunun sebebi ise Glass’ta ekranın bulunduğu camın direkt olarak gözünüzün hizasına gelmemesi, bir miktar yukarı bakmanızın gerekmesi. Kesin konuşmak istemem ama Augmented Reality olanaklarını öldürmüşler. Ekrana baktığınızda başka bir yeri göremiyorsunuz, en azından odaklanamıyorsunuz. Çıktığında kullana kullana alışır mıyız, şaşı mı oluruz bilmiyorum ama yine de farklı bir heyecan olduğu kesin.

Kategoriler
Data Science

Big Data hakkında notlar

Bill Howe’un Introduction to Data Science dersinden Big Data hakkında bir iki notu yazmak lazım ki unutmayalım.

  • University of Berkeley’den Michael Franklin diyor ki: “Big Data is any data that is expensive to manage and hard to extract value from.” Yani Big Data’nın Big kısmı aslında göreceli. Verinin büyüklüğünü ölçmenin tek yolu ne kadar yer kapladığı değil, veriyi ayıklamanın ne kadar problemli olduğu.

  • Big Data ile ilgili önemli bir soru şu: Bu kadar fazla veri nerden geliyor?
  1. Kullanıcılardan alınan veriler. Kullanıcılarla sistem arasında eskiden olduğundan çok daha yüksek bir etkileşim mevcut. Artık kullanıcılara sadece reklam göstermekle kalınmıyor, bu reklam sırasında ne zaman nereye tıklandığı gibi bilgilerin de bulunduğu click streamleri alınıyor.
  2. Sensörler. Teknolojinin gelişmesiyle beraber sensörler de gelişiyor ve ucuzluyor; böylece kullanımları artıyor. Geçen haftalarda insanların trafikte başka insanlara nasıl yardım ettikleriyle ilgili bir video izlemiştim. Video Rusya’daki olaylardan derlenerek hazırlanmış ve her bir senaryo arabanın ön tarafını çeken kameralar sayesinde kayda alınabilmiş. “Bu insanlar kamerayı bilerek mi koymuşlar?” diye düşünürken bu uygulamanın Rusya’da sigorta şirketlerinin isteği doğrultusunda standartlaşan bir uygulama olduğunu öğrendim. Düşünsenize, milyonlarca araba sürekli olarak video kaydı yapıyor. Bu arada merak edenler videoya buraya tıklayarak ulaşabilir.
  3. Her şeyi saklama yetisi. Yine teknolojinin gelişmesi sayesinde bir baytı saklamak için gereken maliyet gün geçtikçe düşüyor. Azalan bu maliyetin sonuçları da insanların “saklamasam da olur” dedikleri verileri dahi saklamasını getiriyor.
  • Big Data hususunda temel olarak 3 sorun var. Bunlar Volume, Velocity ve Variety. Volume, verinin büyüklüğü. Velocity, interaktif ortamlarda veriye olan talebe göre verinin işlenme hızı. Yani diyelim ki interaktif bir mecra olan sosyal medyadasınız. Birileri sürekli olarak yeni veri üretirken, sistemin bu verileri hızlıca anlamlandırması ve size anlamlı birer veri olarak sunması gerekiyor. Son olarak Variety, eldeki verilerin çeşitliliği. Çeşitlilik ne kadar artarsa, verilerin anlamlandırılması da o kadar zor oluyor.
  • Erik Larson taa 1989’da Harper’s dergisine demiş ki: “The keepers of big data say they do it for the consumer’s benefit. But data have a way of being used for purposes other than originally intended.” Bunu Bill Howe da sürekli tekrar ediyor. Özellikle yukarıda verdiğim örnekte, araba için kara kutu özelliği taşıyan video kayıt cihazlarının bundan belli bir süre sonra çok daha farklı amaçlara hizmet edebileceği, örneğin korkulduğu gibi özel hayatın gizliliğini ihlal edebileceği üzerine de duruluyor. Bill Howe’un da zaten Erik Larson’ın bu demecinden çıkardığı sonuç, özel verinin kamulaşma yönünde ilerliyor olması.
  • Son olarak Big Data’ya teknoloji odaklı bir bakış atarsak, Bill Howe’un da söylediği üzere disk kapasiteleri inanılmaz bir hızla artarken disk latency dediğimiz ve veriyi bulma olarak anlamlandırabileceğimiz “arama” hızı yerinde saymaya devam ediyor. Çok daha fazla veri saklayabiliyor olduğumuz doğrudur, ancak veriye ulaşma gücümüz verilerin de çoğalmasıyla aslında zayıflıyor.