Kategoriler
Sinema Tarih

Türk Pasaportu

Türk Pasaportu’nun İkinci Dünya Savaşı sırasında çok değerli olduğunu biliyor muydunuz? Hayır mı? Ya Almanya’nın Fransa’yı işgalinden sonra Türk diplomatların burdaki yahudileri korumaya çalıştığını ve hatta bazılarını Türkiye’ye kaçırarak kurtardıklarını? Ben de bilmiyordum. Az önce izlemeyi bitirdiğim 2011 yapımı bu güzel belgesel sayesinde öğrendim. Bu nedenle de belgeselden birkaç anekdot paylaşmak istiyorum. Yazının sonunda da sizi belgesele yönlendireceğim.

İkinci Dünya Savaşı sırasında yahudilerin her an toplanıp toplama kamplarına gönderilebileceği ya da kolaylıkla öldürülebileceği gerçeği mevcuttu. Ancak Türkiye savaşa girmediği için ve Almanya’ya karşı belirli bir gücü bulunduğu için kendi vatandaşlarını korumaya alabiliyordu. Özellikle Fransa’da yaşayan Türk yahudileri mutlak surette korudular. Bir süre sonra ise kimi yahudiler Paris Başkonsolosluğu’na gelip Türk olduklarına dair belgelerini kaybettiklerini beyan etmeye başladılar ve başkonsolos, bu kimselerden birkaç Türkçe kelime duyarak onların Türk olduğunda ve belgelerini kaybettiklerinde mutabık olmaya başladı. Böylece birçok yahudiyi Türk vatandaşı yaparak onlara Türk Pasaportu sağladı.

Bugün Coca-Cola’nın CEO pozisyonunda bulunan Türk Muhtar Kent’in babası Necdet Kent, III. Reich zamanında Marsilya’da konsolosluk görevini yürütüyordu. 81 Türk yahudi ölüm kamplarına gönderilirken onları kurtarmak istedi. Alman yetkililer bu isteği geri çevirince o da trene bindi ve “o zaman ben de onlara eşlik edeceğim,” dedi. Diplomatik bir skandalı önlemek için, Alman yetkililer bir sonraki durakta Necdet Kent’i ve Türk yahudileri salmak zorunda kaldılar.

Ömer Arbel’in anlattığına göre, babası Bedii Arbel de zamanında Marsilya’da konsolosluk görevini yürütürken, Gestapo’dan kaçan bir kadının ve iki çocuğunun elçiliğe sığınmasına izin verdi. Annesi ise kadının arkasından gelen Gestapo askerleriyle elçilik sınırında konuştu ve bir süre sonra onları içeri almayarak geri gönderdi. Bu insanları bir ay kadar misafir ettikten sonra onlar için birer Türk Pasaportu düzenledi ve elçilik dışında yaşayabilmelerini sağladı.

N. Kemal Yolga da Paris’te yardımcı konsolosluk görevini yürütürken, Auschwitz’e giden bir treni durdurdu ve elindeki boş pasaportları kullanarak trendeki Türk vatandaşlarının ölüme gitmesine engel oldu. Kızı Gülyüz Yolga’nın anlattığına göre o zamanlar Türk diplomatların Almanya karşısında önemli bir gücü vardı ve bu gücü de sonuna kadar kullandılar.

Türkiye’nin koruduğu yahudilerin çoğunluğu Fransız ve İtalyan yahudileriydi ve 1943’ün sonuna kadar Türk diplomatlar onları korumayı başarabildi. 1943’ün sonlarına doğru konsoloslar bu yahudilere Türkiye’ye dönme çağrısı yaptı; çünkü Almanya’ya savaş ilan edilmesi gündemdeydi. Artık onları evlerinde koruyamayabilirlerdi.

Bu hikayeler belgeselin ve de büyük hikayenin küçük bir kısmı. Bunca yardımda bulunan diplomatlarımızın sayısı dört ile sınırlı değil; çok daha fazlalardı. Hepsi de zor durumda bulunan yahudileri kurtarmak için kendi hayatlarını tehlikeye attılar. Bunun üzerine dahi, teşekkür etmeye gelen yahudilere “bu bizim vazifemiz” diyebiliyorlardı; resmi hiçbir yükümlülükleri olmamasına rağmen, bu yardımı insan olmanın bir vazifesi olarak görüyorlardı.

Peki ya bugün? Nerden nereye gelmişiz. Nefret demeçleri vermekten utanmayan insanlar tarafından idare ediliyoruz. İnsanlıktan çıkmış bir ortamda tüm insani yönlerini göstermekten çekinmeyen diplomatlarımız bizim atamız. Bugünkü nefret ortamını görünce midem bulanıyor, oysa eskiyi düşününce sadece ağlayabiliyorum, sadece kıskanabiliyorum.

Not: Bu belgesel 2011 yılında çekilmiş ve ismi Türk Pasaportu / The Turkish Passport. Normalde YouTube üzerinde $2.99 karşılığında 72 saatliğine kiralanıp izlenebiliyor ama nedense Türkiye’den izlenme izni yok. Başka herhangi bir kaynaktan da bulamadığım için belgeselin yapımcıları kusura bakmasınlar, DailyMotion’a yüklenen ücretsiz bir kaynaktan izledim. Size de aynı linki vereceğim. Olur da yapımcılar bir şekilde bu yazımı okur ve bu linkten rahatsızlık duyarlarsa, bana ulaşmaları halinde kaldırabilirim. Bundan sonrası içinse Türkiye’den ulaşılabilir bir kaynakta yayınlamalarını temenni ediyorum.

Link: http://www.dailymotion.com/video/x153xft_turkish-passport-documentaire-partie-1-3_shortfilms

Kategoriler
Gezi

İtalya’da 4 günlük araba gezisi (Road Trip) 1. Gün

Ahh İtalya… 2011’de ilk defa yurtdışına çıktığımızda ilk gördüğümüz yerdi İtalya. Nasıl da hor görmüştük, beğenmemiştik… Ne kadar da yanılmışız! Sadece 4 günlük bir road trip, bize İtalya’yı öyle çok sevdirdi ki, şu anda Avrupa’da nereye gitmek istersin deseler İtalya’yı ilk sıraya koyabilirim. Hayatımızın gezisiydi, planlarken dahi bu kadar güzel olacağını tahmin edemezdik. Bu nedenle de diğer gezi yazılarım gibi uzun bir süre içerisinde yazarak tek parça halinde yayınlamaktansa, İtalya gezisini bölüm bölüm, gün gün anlatmaya karar verdim. Keza herhangi diğer bir gezi yazımdan çok daha uzun olacağı aşikar.

1. Gün diğer günlerden daha kısa bir gündü; ancak tabii ki gezinin bir de plan aşaması var. Tuğçe’yle birlikte, Eylül’de Polonya’ya Erasmus’a giden Pınar ve Berkan’ı ziyaret etmeyi planlamıştık ama Polonya’ya giden uygun fiyatlı bir havayolu şirketi bulamadık. Biz de ortada buluşmaya karar verdik. Ucuz bir rota ararken Bologna’yı bulduk ve 3-4 günlüğüne Bologna’yı gezebileceğimizi düşündük. Çift kişilik gidiş dönüş bileti Pegasus’ta yaklaşık 500 liraya denk geliyordu; bu da bizim için herhangi farklı bir rotadan daha ucuz bir seçenek demekti. Skype üzerinden yaptığımız planlarda bırakın araba gezisini, Bologna’dan ayrılmak bile yoktu. Bunun üzerine bir ortaçağ İtalyan şehri olan Bologna’da ne yapılır, ne yenir, ne içilir, nereleri görmek gerekir araştırmaya başladık.

Çok geçmeden, Berkan’dan çevre şehirleri gezme fikri geldi. Bologna yeri itibariyle çevresinde birçok güzle şehri barındırıyordu ve hepsine de çok yakındı. Yollar 200 km’den fazla değildi ve sabah trenle çıkıp, çevre bir şehri gezip akşam dönmeye oldukça uygundu. Akşamları da Bologna’yı gezebilecektik. Rotamıza Verona, Floransa, Parma gibi şehirleri aldık. Bu sefer de bu şehirlerde neler yapılabilir, onları araştırmaya başladık. Sonrasındaysa, yolculuğumuzu baştan aşağı değiştirecek bir karar aldık: Rentalcars.com üzerinde gördüğümüz üzere İtalya’da araba kiraları günlüğü 10 euro’dan başlıyordu! Günlük 10 euro’ya (Firefly adlı şirketten) Ford Fiesta kiralayabileceğimizi gördük, kısa bir araştırmadan sonra ehliyetimizin İtalya’da geçerli olduğunu öğrendik, Rentalcars.com’a günlük bir 10 euro daha ödersek yol boyunca sigortamız olacağını da öğrendik ve dedik ki, neden olmasın!

Rentalcars.com ile yaşadıklarımıza sonradan tekrar değineceğim ve araba kiralama konusunda birkaç tavsiyem olacak. Ancak önce vize konusuna değinmek istiyorum. Ne de olsa vize hususunu merak edip okuyan kimseler de olabilir. İtalya vizesi halen iData aracılığıyla alınıyor. İstanbul’da Harbiye’ye gitmeniz gerekiyor ve eğer Ataşehir tarafında oturuyorsanız 256 numaralı otobüs tam olarak sizi iData’nın önüne kadar götürüyor. Benden istedikleri bir ton belgeyi (http://www.eksiduyuru.com/duyuru/685892/italya-vizesi-icin-gerekenler) tamamlayıp başvurduktan sonraki gün sitelerinde yaptığım sorgulamada vizemin çıktığını gördüm. İtalya’nın çok kolay vize verdiğini biliyordum, ancak bu kadarını beklemiyordum. 5 günlük vize istememe rağmen bana 6 aylık bir süre içerisinde 30 günlük, çoklu giriş çıkışlı Schengen vizesi vermişler. Verdiğim vize ücretine değdi mi desem artık bilmiyorum, Haziran’a kadar Schengen’imiz var, bakalım. 🙂

Vize, araba kiralama gibi işlemler bittikten sonra sadece bekleme kısmı kaldı. 12 Aralık yaklaştıkça heyecanımız artıyordu ve görünen o ki hava şartları da zorlaşmaya başlıyordu. Uçağımıza iki gün kala hava iyice kötüleşmeye, İstanbul ve başka çeşitli illerde de kar fırtınaları çıkmaya başladı. Yurtiçi uçuşlarda iptaller, yurtdışı uçuşlarda rötarlar duyulmaya başlandı. Haliyle bizde de, birbirimize belli etmesek de ufak bir tedirginlik baş gösterdi. Neyse ki uçağımız yalnızca 1 saatlik bir rötarla kalkabildi. Aynı şekilde Berkan ve Pınar’ın Polonya’dan kalkan uçakları da bir miktar rötarla kalkmıştı; ancak şansa bakın ki birbirimizi bagajlarımızı aldıktan hemen sonra, hiç beklemeden bulabildik. Adana Havalimanı’ndan bozma, biraz daha büyükçe bir havalimanı olan Guglielmo Marconi Havalima’nına inmiş, Pınar ve Berkan’la buluşmuştuk. Gezimiz başlıyordu!

Arabamızı almak için Firefly standına gittik, bir süre sıra bekledikten sonra dakka bir dedik ve golü yedik. Rentalcars’a verdiğimiz sigorta ücreti Firefly’da görünmüyordu. Anlaşılan o ki, Rentalcars’dan aldığımız sigorta Firefly’ın kendi sigortası değilmiş, üçüncü parti bir sigorta sayılıyormuş. Normalde ekstradan sigorta almamıza gerek yokmuş; fakat kredi kartımızdan 1500 euroluk bir bloke vermemiz gerekiyormuş. Olası bir kaza durumunda Firefly bu ücreti kartımızdan çekecekmiş, Rentalcars ise sonradan bunu bize iade edecekmiş. Ama bizde o kadar kredi kart limiti ne gezer? Euro biz İtalya’ya giderken 2.80 lira idi ve bu 1500 euro da yaklaşık 4200 liraya denk geliyordu. Haliyle görevlinin bize sunduğu diğer seçeneği kabul etmek zorunda kaldık: Günlüğü 22 eurodan yeni bir sigorta satın aldık ve kredi kartımızdan 300 euro bloke verdik. Bu blokajı yapmalarının sebebi ise trafik cezaları ya da bunun gibi ekstralar. Gezimizin sonunda blokajın bir sorun çıkmadan kaldırıldığını şimdiden söyleyebilirim. Ancak Rentalcars’ın yaptığı sigortanın üçüncü parti bir sigorta olduğunu açıkça söylemeyişi bize ekstradan 40 euro’ya mal oldu. Bunu belirtmekte fayda var.

Varır varmaz böyle bir olay yaşamamız, fazladan 88 euro ödemiş olmamız bizi üzdü ve gezide bir miktar daha az para harcamamız konusunda hemfikir olmamızı sağladı. Tüm gezide kişi başı 22 euro daha az harcamamız gerekecekti. Az görünüyor aslında ama bu tarz ekstraların yine çıkabilecek olma olasılığı bizi tedirgin ediyordu. Bu düşünceler arasında araba anahtarımızı aldık, görevlinin bize tarif ettiği yolu yürümeye başladık. Arabayı bulmamız biraz uzun sürdüğü için, Bologna’da havalimanından araba kiralayacaklar için kısa bir tarif vereyim: Kapıdan çıkar çıkmaz sola dönüp kaldırımı takip ediyorsunuz, hafif kavislenen kaldırım taksilerin ve otobüs duraklarının olduğu yere geliyor. Çarpraz biçimde o alanı geçip yaya yolundan yürümeye devam ediyorsunuz. İlerde üstü kapalı bir otopark göreceksiniz. İşte orası bütün kiralık araçların barındığı otopark. Görevlinin size verdiği otopark numarasını bulmanız yeterli olacaktır.

Aynen bu şekilde gittiğimiz otoparkta aracımızı bulduk. Görevli Ford Fiesta yerine Fiat Punto vermişti ama araç beklediğimizden genişti. Bagajlarımızı yerleştirdik; erkekler öne, kızlar arkaya şeklinde bir oturma düzenini kurduk ve o da ne… ikinci golü yedik! Sağ arka kapı kapanmıyordu! Haydii… Berkan çıkıp kontrol etmeye başladı, derken yanlışlıkla manuel olarak kilidi aşağı indirmesin mi 🙂 Yaklaşık 15-20 dakika kadar kapının kilidine yapmadığımızı bırakmadık. İp sokup çekmeye mi çalışmadık, anahtarla kilidi oynatmayı mı denemedik… Olmuyor, kapı kapanmıyor. Kredi kartına koyduğumuz 300 euroluk blokaj, arabanın tamire gitme olasılığı, araba tamirde yatacak diye ekstradan ödeyeceğimiz paralar… Tüm bu düşünceler eşliğinde, araba kiraladığımıza “nalet” etmek üzereyken Berkan’la kaptırıp mecburi olarak görevliyle konuşmaya gittik.

Görevliyi görebilmek için yine sıra bekledik (Firefly en ucuz şirket olduğu için ve tek eleman çalıştırdıkları için sürekli sıra vardı –sanırım Hertz’in yan kuruluşu olarak çalışıyorlar.). Sonunda konuşup durumu tam olarak anlatabildiğimizde telefonuna sarıldı ve birilerine durumu anlattı. Telefonu kapattığında bize döndü ve teknikerlerinden birini arabanın olduğu yere yönlendirdiğini söyledi. Teşekkür edip arabaya dönerken yönlendirdiği adamın adını sordum, Juan, dedi. İyi dedik. Arabaya doğru yürürken ters istikamette yürüyen birini gördük, Juan’ın o olduğundan emin gibiydik, o nedenle arabaya kadar gidip kızlara bir heyecanla “sorun çözüldü mü yoksa?” diye soruverdik. Onlar da bize “ne oldu, ne yaptınız?” diye soruverdiler. 😀 Meğerse adam arabaya kadar gelmiş, sonra geri dönmüş.

Ben adamın arkasından koşup Juan olup olmadığını sordum ve adamın İngilizce bilmediğini ama Juan olduğunu öğrendim. 🙂 Arabaya doğru büyük bir heyecanla yollandık. Sağ arka kapının sorunlu olduğunu bir şekilde anlattık, sonra adamın İngilizce bilmediğini bilerek ama yine de bir heyecanla adama kapıyla olan münasebetimizi anlatmaya koyulurken adam kapıyı kapattı. Evet. Sonra da suratımıza kafası yan dönmüş biçimde, ağzı açık ayran delisi gibi bakmaya başladı. Bakışını bozmadan kapıyı açtı ve tekrar kapattı. Açtı. Kapattı. İngilizce bilmese de bize adeta gözleriyle “bak nasıl da açıp kapıyorum, hiç sorun yok ki kapıda, ne menem adamlarsınız la siz” diyordu. Duyduk biz onu. Arkasından teşekkürler yağdırarak, “ne kadar da salakmışız” diye methiyeler düzerek adamı uğurlarken Juan’a bir sarılmadığımız kalmıştı. İşte Juan ismini gayet net hatırlamamın sebebi bu melek gibi adamdır. 🙂

Sonunda arabamıza kavuşmuş, havalimanını terk etmeye hazırdık. Ferhat’tan aldığımız İtalyan Vodafone hattımıza para yükleyip, telefonlarımız sayesinde internete girerek GPS ve Foursquare kullanacaktık. Ancak uzun yollar için Berkan bir nostalji eseri olan kocaman yol haritalarından getirmişti. Henüz internetimiz olmadığı için de biraz tabela, biraz harita yardımıyla önce şehir merkezini bulacak, arabayı uygun bir yere park edecek, internetini kullanabileceğimiz bir cafe bulup Bologna’da geçireceğimiz tek gecede evinde konaklayacağımız Monica ile iletişime geçecektik. Saatler öğleden sonra 4’ü gösteriyordu ve eve yerleştikten sonra geceye kadar Bologna’yı gezmek gibi bir niyetimiz vardı.

Yola çıkmadan önce bahsetmek istediğim küçük bir şey daha var. İtalya’ya gitmeden önce okuduğum üzere yollarda Türkiye’ye göre alışılagelmedik bir kural varmış: “Döner kavşaklarda yol hakkı soldan gelenindir.” Ne kadar mantıklı bir kural olduğunu İtalya’ya gidip, orda araba kullanınca anlıyorsunuz pek tabii. Döner kavşakların hiçbirinde bizimki gibi trafik ışıkları yok ve bu nedenle trafik de tıkanmıyor. Kavşağa girerken solunuzdan gelen araca yol vermek zorundasınız, solunuz boş olduğunda ise kavşağa girebiliyorsunuz. Bir kere kavşağa girdiniz mi, kavşağa girmek isteyen bütün araçlar size yol vermek zorunda olduğu için istediğiniz yöne gitmeniz de çok kolaylaşıyor. Türkiye’de millet trafik ışıklarına rağmen birbirine yol vermeye yeltenmezken, kendine kırmızı yanarken bile trafikteki araçları taciz ederken İtalya’da böyle bir ortamla karşılaşmak yüzümüzü gülümsetti.

Bunun da bilincinde olarak arabayı çalıştırdık ve yola çıktık. Guglielmo Marconi Havalimanı ile Bologna şehir merkezinin arası çok da uzun değil. Ancak biz havalimanına indiğimizde 14.30 civarı olan saat şimdi 17’ye geliyordu ve hava kararmaya başlamıştı. Keza biz şehir merkezindeki tren istasyonunu bulana kadar güneş battı ve hava karardı. Monica bize tren istasyonunun arkasında ücretsiz park yerleri olduğundan bahsetmişti ama biz bir türlü bulamadık. Şehirde inanılmaz bir park sorunu (sorundan kastım, her yer park yeri ve her yer dolu) olduğundan dolayı da, bulduğumuz ilk park yerine arabayı koymaya karar verdik. Madem park ettik, Bologna’nın ve hatta İtalya’nın park sisteminden bahsetmesek olmaz.

İtalyanlar güzel bir sistem geliştirmişler. Kaldırım kenarlarını tamamen mavi ve sarı çizgilerle otopark alanlarına bölmüşler. Sarı çizgiler, kısa süreli park alanlarını gösteriyor. Yani eczane gibi mekanların yanlarında, 5 dakikalığına aracı bırakıp işinizi halledebilmeniz için yapılmış. Böylece eczane ararken bir de arabayı park etmekle uğraşmıyorsunuz, her daim boş yer bulabiliyorsunuz. Mavi park alanları ise araçların genel olarak park ettiği alanlar. Bu alanlara aracınızı bıraktığınızda nerdeyse her sokakta bulunan otomatlara para atarak ya da akşam saat 6’ya kadar bir tobacco shop’tan bilet alarak park ücretini ödüyorsunuz. Park ücretleri saatliği 2 euro’ya kadar çıkıyor. Ancak çoğu yerde akşam 20’den sabah 8’e park yerleri ücretsiz.

Biz arabayı park ettiğimizde saatler herhalde 17.20’yi gösteriyordu. Park ettiğimiz alan da şansımıza akşam 18’den sonra ücretsizdi. Yakınlarda gördüğümüz birine nasıl bilet alabileceğimizi sorduk, o da bize tobacco shop’u tarif etti. Karşılaştığımız ilk rastgele İtalyan’ın İngilizce biliyor olması da ayrı bir güzellikteydi; çünkü İtalyanlar resmen İngilizce bilmiyor. Tobacco shop’un çalışanı da bilmiyordu ve derdimizi anlatana kadar kıçımızdan terler aktı. Bir de adamı sallamıyorlar ki ayrı bir delirme sebebi. Neyse ki biletimizi aldık ve bu sefer bileti nasıl kullanacağımızı çözmeye başladık. Biletin üzerinde yıl, ay, gün ve saati belirten, kazılabilir yerler bulunuyordu. Çözdüğümüze göre buraları kazıyarak varış saatinizi belirtiyorsunuz. Bilet örneğin 1 saatlikse, ondan sonraki 1 saat boyunca park ödenmiş ve size tahsis edilmiş oluyor. Tabii ki suistimal edilebilecek bir sistem, ancak yakalanma durumunda ceza yüksekmiş. O nedenle gördüğümüz kadarıyla herkes bu sisteme uyuyordu.

Aldığımız bileti, dönüp arabanın ön camına yerleştirdikten sonra biraz rahatlamış bir şekilde internetini kullanabileceğimiz bir cafe aramaya başladık. 10 dakikalık bir yürüyüşten sonra bir de ne görelim? Gezi boyunca çeşitli yollarla hayatımızı kurtaracak bir fast-food zinciri! Evet, doğru bildiniz, işte McDonald’s. Bedava wi-fi cenneti. Hop, girdik içeri. Birer (ikişer üçer) küçük hamburger söyledikten sonra kimimiz telefonunu şarja taktı, kimimizse internetini açtı. Ben de Monica ile iletişime geçmeye çalıştım. Mesajımı görmeyince, daha önceden belirtmiş olduğu adresi tam bir şekilde telefona kaydettim. İşimiz bitince de McDonald’s’a şimdilik elveda dedik. Monica’ya giderken kaybolmamak için arabayı almaya gitmemeye, eve kadar yayan gitmeye karar verdik. Doğru bir karardı – ki bunun sebebini yazının sonunda anlatacağım.

McDonald's'ta yorgun suratlar
McDonald’s’ta yorgun suratlar

İnternetimiz o an için artık yoktu, ancak telefonun haritasında görünen 20 dakikalık yol ekrana sığıyordu. Sadece GPS ile bile yolumuzu bulabilecektik. Geze geze Monica’nın evine doğru yollandık. Tuhaf sokak numaraları yüzünden bir ara Monica’nın evinin “aslında var olmadığını” düşünmeye başladıktan sonra, Google Maps’in o ilahi sokak numarasına kadar nokta atışı yapan adrese teslim GPS’i sayesinde kendimizi apartman kapısının önünde buluverdik. Kapı dediğime bakmayın, kale kapısından bozmaydı mübarek; büyük ve ağır.

Sonunda eve varabilmiştik. 🙂 Bizi Monica ve erkek arkadaşı Balint karşıladı. Balint Macarmış. Monica da darbukayı ve doğu kültürünü çok severmiş – ki zaten kendisinin evinde kalmamıza ön ayak olan da bir zamanlar ona ev arkadaşlığı yapmış olan Semih idi. 🙂 Monica arada dansöz olarak oynadığından da bahsetti ve bize darbukalarını gösterdi. Çok iyi çalamadığını söylese de oldukça ilgili olduğu her halinden belliydi. Ayakta fazla uzatmadan muhabbet etsek de bir saate yakın muhabbet ettik, Bologna’da ne yapılır, ne yenir, ne içilir kendilerinden bir sürü tavsiye aldık. Onlar evi bize bırakıp gittiklerinde ise, evin çok yakınında tavsiye ettikleri bir mekan olan Osteria dell’Orsa’ya gitmeye karar verdik. Fazlasıyla acıkmıştık ve İtalyan yemeklerini sonunda hapur hupur götürebilecek olmanın verdiği sevinçle kendimizi gaza getirdik.

Osteria dell’Orsa’ya vardığımızda saat daha yeni 20’ye geliyordu; ancak içerinin tıklım tıklım olduğunu görünce birazcık moralimiz bozuldu. Oturacak hiç yer yoktu; keza Monica ve Balint buranın çok ucuza çok güzel yemekler yaptığını söylemişti ve biz de tam İtalyanların yemek saatinde (20.00) gelmiştik. Neyse ki aşağı katta birkaç boş masa vardı da, bizi oraya aldılar. Şimdi ben böyle uzun uzun yazıyorum ya, burayı da böyle ballandıra ballandıra, uzata uzata anlatmaktan çekinmeyeceğim sanırım. 🙂 Yemekten çok şarap ve ortam hoşuma gittiği için, bir de İtalya’da o ana kadar yediğimiz ilk düzgün yemek olduğu için bizde yeri bir ayrı oldu. Bir de tabii bizim masaya bakan garson Halil Sezai’nin yandan yemişiydi, onu da unutmadık. 🙂

Başlayalım. Öncelikle ortam çok bir öğrenci yemekhanesini andırıyordu. Garsonlar da muhtemelen üniversite öğrencileriydi zaten. İnsanlar da aşağıda bağıra bağıra konuşuyorlar, gülüşüyorlar, ortamı şenlendiriyorlardı. Normalde İtalyanların bağırması kulaklarımı tırmalardı ama daha önce hiçbir restaurantta bu denli sesli bir ortamı bu kadar çok sevmemiştim sanırım. Basbayağı sıcak ortam diye buna denir. Garsonlar da oldukça içtendi ve biri yanımıza gelip sipariş almak istediğinde ona ne tavsiye edeceğini sorduk. O da “Bolognese Tagliatelle” dedi. Eh, Bologna’dayız tabii, bolonez sos buraya ait. İyi, dedik, dört tane söyledik. Litrelik açık şarapları 7 euroydu. Bir şişe de şarap ekledik. Bir şişe de “still water”; bildiğimiz, gazsız su.

Yemekleri beklerken getirdikleri ekmeklere Modena sirkesi mi banmadık, baharatları mı denemedik… Yemekler geldiğindeyse yanında gelen bir baharatlık dolusu parmesanın dibine darı mı ekmedik… İtalya’da en sevdiğimiz olaylardan biri de buydu: Her şeyin üzerine parmesan serpmek. Serpmek dediysek, koklatmak değil; bildiğin kepçeyle döker gibi döktük yemeklere. Yok böyle bir lezzet. Bir peynir her şeye mi yakışır. Bolonez soslu kıymalı tagliatelleye niye yakışmasın, değil mi? Yemekle birlikte içtiğimiz şarap da oldukça güzeldi. Bizim burda orta sınıf için kaliteli sayılan Terra şaraplarından bir tık daha güzeldi.

Pınar ve Berkan açken
Pınar ve Berkan açken
Bolognese Tagliatelle
Bolognese Tagliatelle
O enfes kırmızı şarap
O enfes kırmızı şarap

 

Pınar ve Berkan tokken :)
Pınar ve Berkan tokken 🙂

Aslında yemeğin üstüne güzel bir tiramisu da yemeyi düşünüyorduk, ama beklediğimizden fazla doyunca tatlıyı da başka yerde yeriz diye düşündük; hatta tiramisuyu sonra yeriz deyip Berkan’ın daha önce tattığı bir dondurmacıya gidebileceğimizi düşündük. Keza planımızı bu şekilde yaparak hesabı ödedik ve mekandan çıktık. Karnımız tok, sırtımız pek, oldukça mutluyduk. Artık şehri gezebilecek güzellikte hissediyorduk.

Bologna’yı gezecek sadece bir akşamımız olduğu için, çok da fazla araştırma yapmadan Monica ve Balint’in verdiği harita uyarınca şehirde yürümeye karar verdik. Barlar, restaurantlar ve dondurmacılar dışında pek açık mekan yoktu. Her ne kadar Berkan’ın bahsettiği dondurmacıya gidiyor olsak da, yolda başka bir dondurmacı görünce dayanamadık ve oraya da girdik. Çıktıktan sonra yürüye yürüye Berkan’ın bahsettiği dondurmacıya da gittik ve orda da dondurmamızı yedik.

Dondurmacıdan bir kuple
Dondurmacıdan bir kuple

Şehrin sokaklarını gezerken, yanılmıyorsam yine Berkan’ın söylediği üzere Neptün Heykeli’ne bakan avlulardan birinde mimari bir şaheser gizliydi. Aşağıda fotoğrafını koyduğum yapının karşılıklı çarpraz köşelerine geçip yüzünüzü duvara döndüğünüz zaman, fısıldasanız dahi birbirinizi net biçimde duyabiliyorsunuz. Böyle bir mimarinin daha önce Beyaz Saray’da kullanıldığını okumuştum; ancak yüzyıllar önce dikilmiş bir yapının böyle bir özelliği olmasını insan beklemiyor.

Çarpraz köşelere geçiyorsunuz ve kimseye fark ettirmeden konuşuyorsunuz :)
Çarpraz köşelere geçiyorsunuz ve kimseye fark ettirmeden konuşuyorsunuz 🙂

Yoruldum bre! Herhalde saatlerdir yazıyorum. Şu yazdıklarımın İtalya’da geçirdiğimiz sadece 5-6 saati özetlediğini düşünürsek yazacak daha çok şey var gibi görünüyor. Yine de yazıyı bitirmeden önce Bologna’daki son maceramızı da yazmadan edemeyeceğim.

Küçük dondurma turumuzu bitirdikten sonra ana caddede biraz zaman geçirdik, Apple Store’un dibine dibine yanaşıp internet aradık ama nafile. Etraftaki barlara da şöyle bir göz gezdirdikten sonra daha önce gitmeyi kararlaştırdığımız üzere çeşit çeşit bira yapan mekana gitmekten vazgeçtik ve günün yorgunluğunu atmak üzere artık gece 12’ye yaklaşan saati de hesaba katarak kızları eve bırakmaya ve Berkan’la gecelere akmaya karar verdik. 🙂 Şaka tabii; ama yatmaya gitmeden son bir pizza yemese miydik? Hem arabayı da evin önüne çekmek gibi bir niyetimiz vardı. Bu amaçla kızları eve bıraktık, Monica ve Balint’in bahsetmiş olduğu Pizzacı Toto’ya gitmek üzere önce istasyonun arkasına bıraktığımız arabamızı almaya doğru yollandık.

Pizzacı Toto (ya da Pizzeria Toto daha doğru bir ifade olabilir), şehrin öteki ucundaki bir pizzacıydı ve Monica ile Balint’in anlattığına göre öğrencilerin özellikle geceleri alkol aldıktan sonra takıldıkları bir mekandı. Dediklerine göre pizzaları da enfesti. Şehrin öteki ucunda olmasına rağmen, saat çok geç olduğu için yollar boştu ve eh, Bologna da o kadar büyük bir şehir sayılmazdı. Elimizdeki tek haritayı kullanarak Toto’yu bulmamız o kadar da uzun sürmedi. Mekanın önünden geçtikten sonra yakınlarda bulduğumuz ilk yere park ettik ve mekana yürüdük.

Toto’nun dışı çok sessizdi, o nedenle “acaba kapalı mı?” diye düşünedururken, içeri girmemizle beraber nerdeyse bütün masaların dolu olduğunu, çalışanların hararetle sipariş alıp pizza hazırladıklarını gördük. Şahane! Tezgahtar kızdan bir menü istedik ve sonradan enginarlı olduğunu öğrendiğim büyük boy bir pizzaya sadece 6 euro ödeyerek beklemeye başladık. Pizzanın fırından çıkması 5 dakika sürdü ya da sürmedi. Kesinlikle çok güzel kokuyordu ama kokuya aldanmayıp eve kadar beklemeyi kararlaştırdık; ne de olsa hep birlikte yersek keyfini daha çok çıkarabilecektik.

Geçmiş zaman ve gelecek zaman kiplerini birlikte kullandığımı görüyorsunuz; sebebi aslında çok basit. Eve bir türlü varamadık ve pizzayı bir türlü yiyemedik! O an bunu bilmiyorduk ama Berkan ve benim için kabus gibi bir gece bizi bekliyordu. Biz Bologna’nın trafiğine ağız dolusu söverken, Tuğçe de bizi evde habersiz beklerken kafasında türlü senaryolar kuracak, Pınar ise o sırada uyumuş olduğu için geceyi en az hasarla atlatacak üyemiz olacaktı. 🙂

Her şey, benim geldiğimiz yoldan gitmeye çalışırken yanlış bir sapağa girmemle başladı. Dön desen dönemiyoruz, yasak. Yolda belki kimse yok ama kamera var mı, yok mu bilmiyoruz. İtalya’ya gelmeden önce binbir türlü şey okumuşum. İtalya’dan çıkana kadar trafik cezası gelmese bile bu ceza olmadığı anlamına gelmiyormuş, sonradan Türkiye’deki adresinize kadar yolluyorlarmış cezayı. İstersen ödeme, bir şey olmaz ama bir daha İtalya’ya zor girersin diyorlar vs. Trafik kurallarına mecbur uyacaksın ama Bologna öyle lanet bir trafik sistemine sahip ki, adeta bu konuda Ankara! Arkadaş, hiçbir sokağa dönemiyorsun, hepsi tek yön. Bir ilerikinden dönsen, bir öncekinden dönüp gideceğin yere gidemiyorsun. Hayır, elimizde GPS de yok, telefon var ama bir işe yaramıyor, internetimiz yok. Elimizde olan tek şey, basılı bir Bologna haritası.

Derkeeen, ipsiz sapsız insanlar yaşıyormuş gibi görünen ve her bir yapısı kameralarla korunuyora benzeyen bir muhite girmeyelim mi? Korku başa bela, kural mural dinlemeyip U’yu çekip gerisingeri döndük. Çektik bir kenara, yolumuzu bulmaya çalışıyoruz. Sonunda bulunduğumuz yeri anladık, hatta akşamın daha erken saatlerinde yürüyerek gezdiğimiz yerlere kadar geldik ama eve bir türlü varamıyoruz. Arabayı koyacak yer desen, zaten yok! Girdik yine ara sokaklara. Barlarla dolu bir sokak, bütün park yerleri kapılmış. O da ne?! Boş, mavi bir park yeri. Biraz küçük mü ne? Baktık, arkadan az buz araba geliyor ama o park yerini bir denemek lazım…

1 dakika… 2 dakika… 3 dakika… Artık kafam ne kadar zaman geçtiğini algılayamıyor, park yerine giremiyorum ve arkamda arabadan kuyruk oluşmuş. En son dedik ki, bari saçma sapan bir şekilde girelim de en azından arkadaki arabalara yol verelim. Girdik. Arkamızdaki araba gelip yanımıza durdu, sandım ki sövecek. Herif genç bir adam, yanında da belli ki kız arkadaşı var. Bana baktı. Şöför koltuğunda benim taklidimi yaparak kahkahalar atmaya başladı eleman. Şok oldum, herif nasıl dalga geçiyor park yerine giremedim diye. Bastı gitti ama ben eve de varamıyor oluşumuzun etkisiyle nasıl sinir küpü olmuşum… Biz de bastık gittik.

O gece, bu kadar dolanmamızın sebeplerinden biri de aşırı pahalı olan ama eve bir nebze (10 dk yürüme mesafesinde) yakın olan ücretli otoparka girmek istemeyişimizdi. Oraya bırakırsak 20 euro ödeyecektik ki şimdi düşünürseniz nerdeyse 60 lira yapıyor. Abartmıyorum, 2 saati aşkın bir süre direksiyon salladık, şehir surlarının dışına 3-4 kere çıkıp girdik, aynı yolları dolandık, çöp kamyonlarının arkasına takıldık diye öyle sapa sokaklara girdik ki, biri çıkıp bizi kesse kimsenin ruhu duymaz. Onu da geçtim, Bologna’da belli saatler arasında araçların girişine yasak olan yerler var. Bu yerler de otomatik mantarlarla çevrilmiş. Bizim eve gitmeye çalıştığımız saatlerde bu mantarların hepsi yerdeydi, yani üstlerinden geçebiliyorduk.

Öhöm. Şimdi biz o çöp kamyonundan uzaklaşacağız diye böyle bir yere girdik – ama ne girmek! Çıkamıyoruz. Yolun sonunda bizi bir mantar karşılıyor, öteki tarafa geçemiyoruz! Ordan geri dönüyoruz, farklı bir tarafı deniyoruz, aynı görüntü. Sokaklar da bir arabanın ancak sığacağı genişlikte; geri gitmek de sıkıntı oluyor. İnsanlar bazı köşelere park ettiği için arabayı vurma tehlikesi de var. Yok arkadaş, dedik yasak bölgeye girdik, girdiğimiz yerdeki mantar da bunlar gibi kapandıysa sıçtık! Hem yüklü bir ceza ödeyeceğiz, hem de araba elimizde kaldık böyle. O sokaklarda rahat bir 15-20 dakika harcamışızdır. Geldiğimiz yolu nihayet bulduk. Mantar engeliyle karşılaşmadığımızda yüzümüzde oluşan ifadeyi size anlatamam.

En son ne mi oldu? Giren 20 Euro olsun dedik, yolunu zar zor bulduğumuz otoparka bırakalım da gidelim artık, kızlar meraktan ölmüştür dedik ve arabayı otoparka koyduk. Eve vardığımızda Bologna sokaklarını ezberlemekten başka bir işe yaramamış 2 saatlik bir araba gezintisi, uyuyan bir Pınar, korkudan beti benzi atmış bir Tuğçe ve soğuk bir pizzayla kabus gibi bir gecenin sonuna gelmiştik.

Ama İtalya gezintimiz bu kadar da sıkıntılarla dolu geçmedi, hatta ilginçtir, o kabus gibi geçen geceyi bile şimdi gülümseyerek anabiliyorum. Gezinin devamını merak ediyorsanız, beklemede kalın. Arkası çok yakında. 🙂

Düzeltme: Tuğçe’nin söylediğine göre arabanın kapısı kapanıyormuş ama çocuk kilidi varmış, Berkan onu düzeltmeye çalışıyormuş.

Kategoriler
Tiyatro

Asi Kuş – Ali Poyrazoğlu

Ali Poyrazoğlu’nun tek kişilik gösterisi. Ben Ali Poyrazoğlu’nu çok severim, o yüzden böyle bir sahnesi olduğunu gördüğüm gibi aldım biletleri. Belki beklentim çok yüksekti, belki gerçekten gösterisi bayatlamıştı. Gösteriden çıkarken etrafımdan “yine muhteşemdi,” gibi yorumlar duysam da gösteriye gelen kesim genelde yaşça biraz daha büyük bir kesimdi. Bir de gösteriye gitmeden önce okuduğum “seyircinin nabzına göre şerbet veriyor,” yorumu da aklımdan çıkmayınca gösteri bana o kadar da güzel gelmedi. Nabza göre şerbetten kastım Kadıköy’deki ya da İzmir’deki bir gösteride Atatürk’ü yere göğe sığdıramaması, hükümetten bir bakanın izlemeye geldiği bir gösteride ise hükümeti yere göğe sığdıramaması. Ben gösteriyi Kadıköy’de izledim, haddini aşan bir ağırlıkta Atatürk’e övgü vardı – ve bu tavrıyla bolca da alkış aldı.

Öncelikle bahsetmek istediğim şey, sahneye girer girmez bir diva edasıyla alkış koparmaya çalışması oldu. Hadi bunu seyirciyi ısıtmak için yaptığını düşünelim. Hemen ardından dalgayla karışık “seyirciyi aşağılama”ya ve “zengin-fakir” esprisi yapmaya başladı. Bu aralar çok mu popüler oldu bu “ben zenginim, siz fakirsiniz,” ayağı ne? Cem Yılmaz’ın “Fundamentals”ından başladı, geçenlerde Metin Zakoğlu’nun gösterisiyle devam etti ve şimdilik Ali Poyrazoğlu ile son buldu benim bu yılki “zengin-fakir” içerikli dinlediğim espriler. Devam ettikçe devam etti ve insanlar da anlam veremediğim bir şekilde bu esprilere güldü de güldü; be arkadaş, ne kadar meraklıymışız kendimizi ezdirmeye!

Gösteriye dönelim. Bu stand-up show, özünde ünlü Carmen operasını anlatıyor. Bana belki de en büyük katkısı Carmen’i bir miktar daha tanımam ve sonradan anlatacağım hikaye sebebiyle Zeki Müren’in hayatını merak etmem oldu. Ali Poyrazoğlu, gösterinin konusu dahilinde iki ya da üç kez bize Carmen operasından kesitler gösterdi. Gösteri Caddebostan Kültür Merkezi’nin büyük salonundaydı ve opera sahneye projeksiyon aletiyle yansıtılıyordu… çok başarısızca! O salonda belki 500’den fazla izleyici vardı ve ekrandaki görüntünün ve sesin sürekli olarak takılmasına şahit olduk. Şahsen görüntü her takıldığında sinirim bozuluyordu ve Ali Poyrazoğlu dahil kimseden bir açıklama gelmemesi (hoş, gösteride ara verilmediği için Ali Poyrazoğlu dışında kimsenin bir açıklama yapmasına imkan yoktu) daha da çok sinirimi bozdu.

Gösteri neden “bayattı” dedim? Çünkü artık sosyal medya var ve Ali Poyrazoğlu eğer gösterisinde anlattıklarını gösteri dışında da anlatıyorsa, sosyal medyayı az da olsa takip eden biri gösteriyi bayat bulabilir.  Örneğin Muhlis Sabahattin’in Atatürk’le olan diyaloğunu ben gösteriye gitmeden önce en az 5 kere dinledim. Bu diyalog çokça hoşuma da gitmiştir; ancak bir tiyatro sahnesinde olayın aynısını tekrar dinlemek o kadar da güzel bir tecrübe olmadı. Muhlis Sabahattin’in bu diyaloğunu bilmeyenleriniz varsa burdan buyursun:

“Asi Kuş adlı oyununda anlattığım bir şahsiyet olan Cumhuriyet döneminin bestecilerinden Muhlis Sabahattin, Eskişehir’de arkadaşlarıyla parasızlıktan bir otelde rehin kalır. O sıralar Atatürk Anadolu’da şapkayı tanıtmak için yaptığı gezilerden birinde Eskişehir’e de uğrar. Bunu öğrenen Muhlis Sabahattin frağını çekip istasyona gider.

İstasyona girdiğinde herkes Muhlis Sabahattin’i ‘Amarikan elçisi’ sanıp geri çekilir. Atatürk trenden indiğinde Muhlis Sabahattin’i karşısında görür. arkadaşı olan besteciye ‘Hayrola Muhlis’ diye sorar. Muhlis Sabahattin, “Yolsuzum Kemal, otelde rehiniz beş lira düş’ der…”

Devamı için: http://videonuz.ensonhaber.com/izle/ali-poyrazoglu-ndan-ilginc-bir-ataturk-hikayesi

Sadece bu olsaydı, sorun değildi. Bunun gibi şimdi hatırlayamadığım bir iki hikaye daha var. Hadi hikayeleri geçtim, yıllar öncesinde bayatlamış esprileri kullanıyordu. Boşuna bayat demiyorum. Bayatlıkla ilgili bir durum daha var. O da, kendisinin bu afyonu patlamış toplumda halen kutuplaşmaya sebep olan Atatürk tabusunu desteklemesi. “Bazı adamları ne olduğunu anlamak için ışığa tutacaksın, içinden Atatürk geçiyor mu geçmiyor mu” gibi bir sözle oyununu noktaladı. Bu sözü de insanların gerçek mi sahte mi olduğunu anlamaya yönelik bir yöntem olarak söyledi. Ne alakası var yahu? Gerçek adam olmak için Atatürk’ü birebir yaşatmak mı gerekiyor? Atatürk’ü sorgusuz sualsiz savunan insanların iyi niyetli olduklarını düşünmüyorum. Sırf şu anda Atatürk’ü küçültmeye çalışan insanların hükümeti elinde tuttuğu bir ortamda yaşıyoruz diye de bu tabu abartılmamalı. Atatürk’ü ve düşüncelerini benimseyen insanların bu kadar sığ görüşlü olduğunu görmek, bu ülkede hiçbir kesimin hükümetin başında olmayı hak etmediğini gösteriyor; en azından parti boyutunda.

Neyse.

Oyunun sonlarına doğru, daha önce duymamış olduğum ve çok hoşuma giden bir hikaye daha anlattı. O da Zeki Müren’i son görüşü ve onu son kez sahneye çıkarışını konu alıyordu. Ali Poyrazoğlu’nun oyununu daha fazla mahvetmeyeyim, çünkü bu hikayeyi internette bulamadım; gidip kendisinden dinlemeniz daha doğru olur. İyi niyetimden dolayı bunu yapıyorum; bence şu haliyle gidilmesi gereken bir gösteri değil. Eğer olur da bir gün burayı okursa, Ali Poyrazoğlu’ndan ricam biraz gösterisi üzerine düşünmesi. Hedef kitlesi sadece kemikleşmiş 40 yaş üstü, Atatürk’ü tabu haline getirmiş kesim olacaksa diyecek bir şeyim yok. Fakat yeni nesil olarak gümbür gümbür geliyoruz ve ben kendisinin yıllar sonra dahi nasıl bir sanatçı olduğunun hatırlanmasını çok isterim.