Kategoriler
Tiyatro

Yatak Odası Diyalogları

Birol Güven yazmış; Levent Ülgen ve Goncagül Sunar (eskiden Sedef Avcı) başrollerde. Oyunun tanıtımında bağıra bağıra “Birol Güven TV’de anlatamadıklarını yazdı!” deniyor. Kendisi bildiğiniz ya da bilmediğiniz üzere Çocuklar Duymasın’ın da senaristi. Anlaşılan Çocuklar Duymasın’da seks üzerine yapamadığı muhabbetleri oyunlaştırmaya karar vermiş. Tuğçe inatla bunun absürd komedi olduğunu söylese de ben “fazla” absürd buldum. Bilmem o bölümü izlediniz mi ama Çocuklar Duymasın’da seks ile alakalı aklımda kalmış bir sahne var: Meltem, Tamer’e sevişmek için açık kapı bırakır, Tamer anında gaza gelir, “sen burda bekle, ben hemen berbere gidip bir traş olup geliyorum,” der heyecanla. Şimdi siz bu sahneyi alıyorsunuz, ucundan kıyısından tutup çekiştiriyorsunuz, karşınıza bu oyun çıkıyor.

Konuyu şimdilik bir kenara bırakıp oyunculardan bahsedelim. Levent Ülgen’e bayıldım. Daha önce dizilerde de oynamış kendisi ama ben pek dizi izlemediğim için oyunculuğunu görmemiştim. Bedenini ve mimiklerini kullanışı harikaydı, zaten sesi de çok güzel. Oyunda daha önce kadın başrolü Sedef Avcı oynuyormuş; ancak sanırım doğum yapacağından dolayı Goncagül Sunar ile devam etme kararı almışlar. Sedef Avcı’yı tanımıyorum ama Goncagül Sunar’ı daha önceden birkaç kez izlemişliğim var. Erkeğe göre daha ağırbaşlı bir rolü var – ki zaten tanıyanlar bu rolün aslında Goncagül Sunar için yazılmış olduğunu hissedebilirler. Başroller dışında iki de yan rol bulunuyor. Birisi erkek başrolün kankası, diğeri kadın başrolün yakın arkadaşı. Kanka rolündeki eleman hiç sırıtmadı ama şu yakın arkadaşı oynayan kadının ses tonu ve sesini kullanışı o kadar iticiydi ki, sanki oyun oynamaya değil deneme çekimlerine gelmiş.

Dekorlar da oyunun bir diğer iyi tarafıydı. Sahne toparlanırken ya da sahnede bir şey değiştirilecekse yukarıdaki bir perdeye projeksiyonla erkek ve kadın ilişkilerine göndermede bulunan bilindik veya o an sahneyi ilgilendiren sözler aktarılıyordu. Bu da seyircinin dikkatini, karanlıkta sahneyi düzelten elemandan başka yöne kaydırıyordu. Aynı zamanda başrollerin arkadaşlarıyla olan konuşmaları da sahne kenarlarında ışığın betimlemesiyle ön plana çıkarılmıştı – ki gayet hoştu.

Konuya tekrar dönelim. Aslında senaryo, erkeğin seks iştahını ve kadının özellikle bu toplumda sanki bu seks iştahını gidermek için var olduğu kanısına göndermelerde bulunuyor. “Eğer kadın, kocasının cinsel isteğini karşılayamıyorsa, koca bu isteği karşılayacak başkasını bulabilir,” mantığını silmeye çalıştığı da kesin. Birol Güven’in “mesaj verme kaygısı” taşıyan senaryolarını az çok biliyoruz. Her ne kadar vermeye çalıştığı mesaj güzel olsa da, Birol Güven bu mesajı gizlemeyi bir türlü başaramıyor. Ben de açık mesaj veren tiyatro oyunlarını ya da sinema filmlerini sevemiyorum.

Diğer bir taraftan senaryoda hoşuma gitmeyen taraf ise seksin, olması gerekenden farklı bir ritüel gibi gösterilmesi. Senaryoya göre Türk erkeği bir an önce sevişip uyumak isterken, Türk kadını güzel sözler, çiçekler, temiz bir vücut, traşsız yanaklar vs. istiyor. Tamam, erkeğin kafa çok yanlış çalışıyor; ama seks kadının betimlediği gibi de olmamalı. Seks bir ritüelse, bu ritüele berber girmemeli, önsevişme girmeli. Güzel sözler ya da çiçekler formalite icabı verilmemeli, duygu içermeli. Birol Güven’in vermeye çalıştığı mesajın ben artık eskilerde kaldığı düşüncesindeyim; çünkü internet çağının gelmesiyle beraber global bilgiye ulaşım kolaylığı arttı. Bu da bence daha bilinçli bireylerin varlığına yol açıyor – her konuda. O nedenle oyun bence 40 yaş üstüne daha uygun diyor ve eyyorlamama burda son veriyorum.

Oyunun sonunu hatırlamıyorum yalnız, iyi mi.

Kategoriler
Dizi

The Twilight Zone

Yok, bu bildiğiniz Twilight değil. Bu, benim çocukluğumun favori dizisi. 90’lı yıllarda TRT’de yayınlanırdı ve ben ancak denk geldikçe izleyebilirdim. Daha küçücükken senaryonun derinliğine ve fikrin güzelliğine aşık olmuştum. Belki bugün gördüğüm kurgu dolu rüyalarımın sebebi bu dizi bile olabilir. Dizinin çok fazla sayıda bölümü olduğunu ve bitirildiğini biliyordum ancak bugüne dek izleyebileceğim bir kaynak bulamamıştım. Dizimag’da ekli olmasına rağmen ne yazık ki bölümler mevcut değil. Şimdi biraz reklam yapmış gibi olacağım ama Türkiye’de olduğum için kullanamadığım Hulu adlı ABD kaynaklı hizmeti kullanabilmenin bir yolunu buldum. O da Hola. 🙂 Çok basit bir şekilde internet tarayıcınıza eklenti olarak yüklüyorsunuz ve eklentide kayıtlı olan siteleri “unblock” ederek görüntüleyebiliyorsunuz. Bir gün Facebook, Twitter vs. kapatılırsa yine bu hizmetle oldukça hızlı bir şekilde siteleri görüntüleyebilirsiniz. Proxyler gibi yavaş, garanti olmayan ve reklam dolu bir hizmet de sunmuyor üstelik.

Diziye dönelim. Yayınlanmış ilk bölümünü (Where is Everybody?) az önce izledim. İzlemeden önce küçük de olsa bir şüphe yaşamadım desem yalan olur. Çocukken izlediğim ya da tecrübe ettiğim çoğu şeyin tadı büyüyünce aynı gelmiyor çünkü. “Küçükken gözümde çok mu büyütmüştüm acaba?” diye düşündüm AMA BÜYÜTMEMİŞİM. Hala ilk izlediğim günlerki gibi güzel. Fikir yine beni öyle büyülememiş olmasa da gülümsetti. Bunu da senaristin dizideki tecrübesizliğine veriyorum, hem her beğenilen dizide kötü bölümler de olabilir. Adım gibi biliyorum ki insanın bakış açısını değiştirmeye zorlayan fikirlerle dolu bölümleri de mevcut. Sizi hiç beklemediğiniz bir yerden yakalıyor.

1959 yapımı olmasına rağmen çekim kalitesi de beklediğimden çok çok iyiydi. Şimdilik siyah beyaz ama ilerde renkli bölümleri de geliyor, biliyorum. Daha ilk bölümden aya göz kırpmaları çok hoş olmuş. Aya ilk ayak basıştan 10 yıl önce bir televizyon dizisinde bundan bahsediyor oluşları çok hoş. Düşünsenize bugün yayınlanan bir televizyon dizisinde şu an size imkansız görünen bir şeyden bahsedilse ve bundan 10 yıl sonra bu imkansız olmaktan çıkıp gerçek olsa? Ne hissederdiniz?