Kategoriler
Tiyatro

Asi Kuş – Ali Poyrazoğlu

Ali Poyrazoğlu’nun tek kişilik gösterisi. Ben Ali Poyrazoğlu’nu çok severim, o yüzden böyle bir sahnesi olduğunu gördüğüm gibi aldım biletleri. Belki beklentim çok yüksekti, belki gerçekten gösterisi bayatlamıştı. Gösteriden çıkarken etrafımdan “yine muhteşemdi,” gibi yorumlar duysam da gösteriye gelen kesim genelde yaşça biraz daha büyük bir kesimdi. Bir de gösteriye gitmeden önce okuduğum “seyircinin nabzına göre şerbet veriyor,” yorumu da aklımdan çıkmayınca gösteri bana o kadar da güzel gelmedi. Nabza göre şerbetten kastım Kadıköy’deki ya da İzmir’deki bir gösteride Atatürk’ü yere göğe sığdıramaması, hükümetten bir bakanın izlemeye geldiği bir gösteride ise hükümeti yere göğe sığdıramaması. Ben gösteriyi Kadıköy’de izledim, haddini aşan bir ağırlıkta Atatürk’e övgü vardı – ve bu tavrıyla bolca da alkış aldı.

Öncelikle bahsetmek istediğim şey, sahneye girer girmez bir diva edasıyla alkış koparmaya çalışması oldu. Hadi bunu seyirciyi ısıtmak için yaptığını düşünelim. Hemen ardından dalgayla karışık “seyirciyi aşağılama”ya ve “zengin-fakir” esprisi yapmaya başladı. Bu aralar çok mu popüler oldu bu “ben zenginim, siz fakirsiniz,” ayağı ne? Cem Yılmaz’ın “Fundamentals”ından başladı, geçenlerde Metin Zakoğlu’nun gösterisiyle devam etti ve şimdilik Ali Poyrazoğlu ile son buldu benim bu yılki “zengin-fakir” içerikli dinlediğim espriler. Devam ettikçe devam etti ve insanlar da anlam veremediğim bir şekilde bu esprilere güldü de güldü; be arkadaş, ne kadar meraklıymışız kendimizi ezdirmeye!

Gösteriye dönelim. Bu stand-up show, özünde ünlü Carmen operasını anlatıyor. Bana belki de en büyük katkısı Carmen’i bir miktar daha tanımam ve sonradan anlatacağım hikaye sebebiyle Zeki Müren’in hayatını merak etmem oldu. Ali Poyrazoğlu, gösterinin konusu dahilinde iki ya da üç kez bize Carmen operasından kesitler gösterdi. Gösteri Caddebostan Kültür Merkezi’nin büyük salonundaydı ve opera sahneye projeksiyon aletiyle yansıtılıyordu… çok başarısızca! O salonda belki 500’den fazla izleyici vardı ve ekrandaki görüntünün ve sesin sürekli olarak takılmasına şahit olduk. Şahsen görüntü her takıldığında sinirim bozuluyordu ve Ali Poyrazoğlu dahil kimseden bir açıklama gelmemesi (hoş, gösteride ara verilmediği için Ali Poyrazoğlu dışında kimsenin bir açıklama yapmasına imkan yoktu) daha da çok sinirimi bozdu.

Gösteri neden “bayattı” dedim? Çünkü artık sosyal medya var ve Ali Poyrazoğlu eğer gösterisinde anlattıklarını gösteri dışında da anlatıyorsa, sosyal medyayı az da olsa takip eden biri gösteriyi bayat bulabilir.  Örneğin Muhlis Sabahattin’in Atatürk’le olan diyaloğunu ben gösteriye gitmeden önce en az 5 kere dinledim. Bu diyalog çokça hoşuma da gitmiştir; ancak bir tiyatro sahnesinde olayın aynısını tekrar dinlemek o kadar da güzel bir tecrübe olmadı. Muhlis Sabahattin’in bu diyaloğunu bilmeyenleriniz varsa burdan buyursun:

“Asi Kuş adlı oyununda anlattığım bir şahsiyet olan Cumhuriyet döneminin bestecilerinden Muhlis Sabahattin, Eskişehir’de arkadaşlarıyla parasızlıktan bir otelde rehin kalır. O sıralar Atatürk Anadolu’da şapkayı tanıtmak için yaptığı gezilerden birinde Eskişehir’e de uğrar. Bunu öğrenen Muhlis Sabahattin frağını çekip istasyona gider.

İstasyona girdiğinde herkes Muhlis Sabahattin’i ‘Amarikan elçisi’ sanıp geri çekilir. Atatürk trenden indiğinde Muhlis Sabahattin’i karşısında görür. arkadaşı olan besteciye ‘Hayrola Muhlis’ diye sorar. Muhlis Sabahattin, “Yolsuzum Kemal, otelde rehiniz beş lira düş’ der…”

Devamı için: http://videonuz.ensonhaber.com/izle/ali-poyrazoglu-ndan-ilginc-bir-ataturk-hikayesi

Sadece bu olsaydı, sorun değildi. Bunun gibi şimdi hatırlayamadığım bir iki hikaye daha var. Hadi hikayeleri geçtim, yıllar öncesinde bayatlamış esprileri kullanıyordu. Boşuna bayat demiyorum. Bayatlıkla ilgili bir durum daha var. O da, kendisinin bu afyonu patlamış toplumda halen kutuplaşmaya sebep olan Atatürk tabusunu desteklemesi. “Bazı adamları ne olduğunu anlamak için ışığa tutacaksın, içinden Atatürk geçiyor mu geçmiyor mu” gibi bir sözle oyununu noktaladı. Bu sözü de insanların gerçek mi sahte mi olduğunu anlamaya yönelik bir yöntem olarak söyledi. Ne alakası var yahu? Gerçek adam olmak için Atatürk’ü birebir yaşatmak mı gerekiyor? Atatürk’ü sorgusuz sualsiz savunan insanların iyi niyetli olduklarını düşünmüyorum. Sırf şu anda Atatürk’ü küçültmeye çalışan insanların hükümeti elinde tuttuğu bir ortamda yaşıyoruz diye de bu tabu abartılmamalı. Atatürk’ü ve düşüncelerini benimseyen insanların bu kadar sığ görüşlü olduğunu görmek, bu ülkede hiçbir kesimin hükümetin başında olmayı hak etmediğini gösteriyor; en azından parti boyutunda.

Neyse.

Oyunun sonlarına doğru, daha önce duymamış olduğum ve çok hoşuma giden bir hikaye daha anlattı. O da Zeki Müren’i son görüşü ve onu son kez sahneye çıkarışını konu alıyordu. Ali Poyrazoğlu’nun oyununu daha fazla mahvetmeyeyim, çünkü bu hikayeyi internette bulamadım; gidip kendisinden dinlemeniz daha doğru olur. İyi niyetimden dolayı bunu yapıyorum; bence şu haliyle gidilmesi gereken bir gösteri değil. Eğer olur da bir gün burayı okursa, Ali Poyrazoğlu’ndan ricam biraz gösterisi üzerine düşünmesi. Hedef kitlesi sadece kemikleşmiş 40 yaş üstü, Atatürk’ü tabu haline getirmiş kesim olacaksa diyecek bir şeyim yok. Fakat yeni nesil olarak gümbür gümbür geliyoruz ve ben kendisinin yıllar sonra dahi nasıl bir sanatçı olduğunun hatırlanmasını çok isterim.

Kategoriler
Data Science

Big Data hakkında notlar

Bill Howe’un Introduction to Data Science dersinden Big Data hakkında bir iki notu yazmak lazım ki unutmayalım.

  • University of Berkeley’den Michael Franklin diyor ki: “Big Data is any data that is expensive to manage and hard to extract value from.” Yani Big Data’nın Big kısmı aslında göreceli. Verinin büyüklüğünü ölçmenin tek yolu ne kadar yer kapladığı değil, veriyi ayıklamanın ne kadar problemli olduğu.

  • Big Data ile ilgili önemli bir soru şu: Bu kadar fazla veri nerden geliyor?
  1. Kullanıcılardan alınan veriler. Kullanıcılarla sistem arasında eskiden olduğundan çok daha yüksek bir etkileşim mevcut. Artık kullanıcılara sadece reklam göstermekle kalınmıyor, bu reklam sırasında ne zaman nereye tıklandığı gibi bilgilerin de bulunduğu click streamleri alınıyor.
  2. Sensörler. Teknolojinin gelişmesiyle beraber sensörler de gelişiyor ve ucuzluyor; böylece kullanımları artıyor. Geçen haftalarda insanların trafikte başka insanlara nasıl yardım ettikleriyle ilgili bir video izlemiştim. Video Rusya’daki olaylardan derlenerek hazırlanmış ve her bir senaryo arabanın ön tarafını çeken kameralar sayesinde kayda alınabilmiş. “Bu insanlar kamerayı bilerek mi koymuşlar?” diye düşünürken bu uygulamanın Rusya’da sigorta şirketlerinin isteği doğrultusunda standartlaşan bir uygulama olduğunu öğrendim. Düşünsenize, milyonlarca araba sürekli olarak video kaydı yapıyor. Bu arada merak edenler videoya buraya tıklayarak ulaşabilir.
  3. Her şeyi saklama yetisi. Yine teknolojinin gelişmesi sayesinde bir baytı saklamak için gereken maliyet gün geçtikçe düşüyor. Azalan bu maliyetin sonuçları da insanların “saklamasam da olur” dedikleri verileri dahi saklamasını getiriyor.
  • Big Data hususunda temel olarak 3 sorun var. Bunlar Volume, Velocity ve Variety. Volume, verinin büyüklüğü. Velocity, interaktif ortamlarda veriye olan talebe göre verinin işlenme hızı. Yani diyelim ki interaktif bir mecra olan sosyal medyadasınız. Birileri sürekli olarak yeni veri üretirken, sistemin bu verileri hızlıca anlamlandırması ve size anlamlı birer veri olarak sunması gerekiyor. Son olarak Variety, eldeki verilerin çeşitliliği. Çeşitlilik ne kadar artarsa, verilerin anlamlandırılması da o kadar zor oluyor.
  • Erik Larson taa 1989’da Harper’s dergisine demiş ki: “The keepers of big data say they do it for the consumer’s benefit. But data have a way of being used for purposes other than originally intended.” Bunu Bill Howe da sürekli tekrar ediyor. Özellikle yukarıda verdiğim örnekte, araba için kara kutu özelliği taşıyan video kayıt cihazlarının bundan belli bir süre sonra çok daha farklı amaçlara hizmet edebileceği, örneğin korkulduğu gibi özel hayatın gizliliğini ihlal edebileceği üzerine de duruluyor. Bill Howe’un da zaten Erik Larson’ın bu demecinden çıkardığı sonuç, özel verinin kamulaşma yönünde ilerliyor olması.
  • Son olarak Big Data’ya teknoloji odaklı bir bakış atarsak, Bill Howe’un da söylediği üzere disk kapasiteleri inanılmaz bir hızla artarken disk latency dediğimiz ve veriyi bulma olarak anlamlandırabileceğimiz “arama” hızı yerinde saymaya devam ediyor. Çok daha fazla veri saklayabiliyor olduğumuz doğrudur, ancak veriye ulaşma gücümüz verilerin de çoğalmasıyla aslında zayıflıyor.
Kategoriler
TED Talks

Paul Conneally: Dijital yardımlaşma

Bu video benim çevirdiğim ilk TED videosu. Çevirdiğim zaman bloguma aktif olarak yazı yazmıyordum. Şimdi bu videoyu buraya da koyuyor olmamın sebebi, Paul Conneally’nin çok güzel ve alanımla alakalı bir konuya değiniyor olması. Kısaca, üçüncü dünya ülkelerinde (ucuzları da olsa) smartphonelara erişimin nasıl arttığına ve insanlar arasındaki yardımlaşmanın bu ağlar üzerinden ne bazda gerçekleştiğine dair bir video. Akıllı telefonlar artık her yerde ve sosyal medyayı güçlendiren uygulamalar da bir bir artıyor. Burdan izleyebilirsiniz:

http://www.ted.com/talks/lang/tr/paul_conneally_digital_humanitarianism.html