Kategoriler
Tiyatro

İyi Aile Çocuğu

Dün akşam Tuğçe’nin Ankara’dan gelmesini beklerken İlker ve Güneş’le tiyatroya gidelim dedik. Kozzy’de İyi Aile Çocuğu oynuyordu; Kandemir Konduk yazmış, Melda Gür ve Altuğ Yücel oynuyor. Kandemir Konduk isminin tanıdık gelmesi çok doğal, kendisi Mahallenin Muhtarları’nın yazarı. Melda Gür ve Altuğ Yücel de oldukça tanıdık iki isim. Oyunculuklarına zaten diyecek yok; fakat bunu az sonra aktaracağım.

Yazının bundan sonrası oyunla ilgili bilgi içerebilir; bu nedenle okumak tamamen sizin inisiyatifinizde.

Oyun aşağıdaki gibi bir duvar dekoruyla başlıyor. Ayrıca her ne kadar salon dolu görünse de bizim arkamızdaki sıralar tamamen boştu. Ortalama 100 kişinin oyunu izlemiş olduğu tahminini yürütebilirim.

iyiailecocugu

Soldaki de İlker’in ayağı. Ayaksız daha iyi bir poz çekemedim. 😀 Oyunun konusu kısaca şu: Rüya adında bir hayat kadını ile yine aynı mesleği yapan Emel adında bir travesti aynı evde yaşamaktadır. Bir gün işten dönerken solda gördüğünüz çöplerin arasında bir bebek bulurlar. Travesti olan Emel bebeğin kaderi kendisine benzemesin diye bebeği sahiplenip ona güzel bir yuva vermek isterken, Rüya ise bebeğe bakamayacaklarını düşünüp karakola teslim etmek ister. Oyun, işte bu iki karşıt düşüncenin savaşını anlatıyor. Fakat adamı çok sıkıyor. Özellikle birazdan anlatacağım üzere ikinci perde de araya güzel “yan skeçler” koymuş olsa da, Kandemir Konduk sanki yazacak bir şey bulamamış. İlk perdede Rüya’nın “Emel bak biz bu çocuğa bakamayız,” lafına karşılık Emel’in bir anda sinirlenip “Hayır, hayır, hayır, hayır!” diye bağırması kendini çokça tekrar ediyor. Bu da oyunu monotonlaştıran bir etken olmuş.

Oyuncular oyunun belki de en iyi kısmıydı. Seslerini kullanışları olsun, mimikleri olsun, büründükleri karakterlerin hal ve hareketleri olsun çok doyurucuydu. Travestiyi oynayan Altuğ Yücel’in bir anda içine girdiği sinir krizlerini çok başarılı buldum. Hayat kadınını oynayan Melda Gür’ün kullandığı farklı aksanlar da kulağı tırmalamadı. Haklarında söyleyecek gerçekten çok fazla bir şeyim yok – bu da ne kadar gerçekçi oynadıklarının benim gözümde bir kanıtı.

Gelelim ışık ve dekorlara. Tek kelime: Berbattı. Işık ve dekoru ayrı ayrı anlatamıyorum, çünkü bu berbatlığı birlikte oluşturuyorlar. Ne zaman dekor değiştirilecek olsa sahneye birkaç görevli giriyor, bütün dekoru gözünüzün önünde değiştiriyorlar, arkada oyuncuların sahneye hazırlanışları görülüyor, adamın biri ordan elinde kumanda, dekordaki televizyonu açmaya çalışıyor. Neden her şey bu kadar göz önünde oluyor peki? Çünkü ışıklar açık! Uzun zamandır tiyatroya gitmiyor olsam “tiyatro böyle saçma bir şey miymiş, sanki sinemada sahne arkasını izliyorum,” diye düşünebilirdim. Dekor değişiklikleri inanılmaz göze battı ve bizi sahneden uzaklaştırdı.

Senaryo ilgi çekebilecek olsa da, belki böyle bir çiftin (çift değiller ama çift gibilerdi!) çocuk büyütmelerini izlemek daha iyi bir konu olabilirdi. Kandemir Konduk’un konuyu işleyiş şeklini de beğenmediğimi ekleyebilirim. Peki verdiği bir mesaj var mıydı oyunun? Belki. Yan skeçlerden bahsetmiştim. Oyuncular bu yan skeçlerde heteroseksüel bir(kaç) çiftin nasıl çocuk yetiştirdikleriyle ve nasıl birer aile olduklarıyla ilgili küçük diyaloglara girdiler. O role büründüler. Çocuğuyla ilgilenmeyen bir baba ya da çocuğunun üstüne aşırı düşen bir ailede nasıl sorunlar çıktığını gösterdiler. Peki bizim izlediğimiz gibi, çocuğa sadece sevgisini vermek isteyen bir çiftin çocuk yetiştirmesi, bu tarz kötü yapılanmış ailelere baktığımızda gerçekten çok mu absürd olur? Vereceği bir mesaj vardı ise, işte o bu olabilir. Belki de senaryo, dediğim gibi bu yönde olmalıydı.

Aşırı spoiler vermiş olmamak için oyunun sonunun 70’lerin Türk filmlerine benzediğini söylemekle kalıyor ve nasıl bittiğini anlatmıyorum.

 

Kategoriler
Sinema

12 Angry Men

İnanılmaz bir film. IMDb’nin Top 250 listesine olan güvenim böyle filmler sayesinde artıyor. Daha önceden bu kadar eski bir filmi izleyebileceğimi düşünmezdim, dile kolay 56 yıl önce çekilmiş. Sırf görüntü kalitesi, siyah-beyaz çekimler ya da teknolojinin geriliğinden değil, o zamanlar dünya da bambaşka bir yerdi. Ancak dünyayı anlamaya çalışan, yeryüzündeki küçük birer nokta olarak bizlerin geçmişimizi de iyi bilmesi gerekiyor. Bu ister Türkiye’ninki olsun, ister alakasız bir yerinki. Filmden çıkardığım sonuç şu oldu: Sistem her zaman için güçlüden ve avantajlıdan yana; sistemin asıl amacı bu olmasa bile. Ve pek tabii, yıllar geçse de pek bir şey değişmiyor.

Yazının bundan sonrası film hakkında spoiler içeriyor, okumak tamamen sizin inisiyatifinizde.

Filmin neredeyse tamamı bir odada geçiyor. Ayıla bayıla izlediğim The Man from Earth adlı filmden sonra bu film, sadece konuşma üzerine geçen izlediğim ilk film oldu. ABD’nin yargı sisteminde jüriliğin yerini az çok biliyoruz. Bizde nasıl askerlik görevi varsa, ABD’de de insanların jüri görevi var. Bildiğim kadarıyla rastgele bir zamanda tamamen ilişiksiz bir davada jüri olmaları isteniyor. Kaç jüri gerekiyor bilmiyorum ama bu filmde 12 jüri vardı; hepsi de beyaz erkeklerden oluşuyordu. İşte bu, o zamana göre çok normal olan görüntü bugün oldukça tuhaf görünüyor. Cinayetten yargılanan genç bir çocuk hakkında bir karar vermeleri isteniyor. Jürilerden 11’i, mahkemede savcının açıkladığı delilleri yeterli bulup ikinci kez düşünmeksizin “suçlu” oyu veriyorlar. Ancak başroldeki Henry Fonda’nın karakteri çocuğun bu kadar hızlıca elektrikli sandalyeye gönderilmesine göz yumamıyor ve “suçsuz” oyu veriyor. Filmin kırılma noktası şu: Verilen karardan kesinlikle dönüş olmayacak. Suçluysa elektrikli sandalyede idam edilecek. Karar ise oy birliğiyle alınmalı: Ya herkes suçlu beyanında bulunacak ya da suçsuz diyecek.

Film başından da anlaşılabileceği üzere Henry Fonda’nın içinde bulunduğu belirsizlik haliyle kalan jüri üyelerini çocuğun suçsuz olabileceğine ikna etmesine yönelik konuşmalarla geçiyor. Güzel olan, odada sadece beyaz erkekler olsa dahi çeşit çeşit insan bulunduğu. Irkçısından tutun da oğluyla sorun yaşayanına, korkağından tutun da kendini yargılanan çocuğun yerine koyana, çok yaşlısından tutun da gencine, nefret dolu duygularla çocuğu öldürmek isteyeninden tutun da bir an önce jüri işini bitirip akşamki maça yetişmek isteyenine kadar çeşit çeşit insan. Henry Fonda’nın tek yaptığı, davadaki belirsizlikleri göstermeye çalışmak. Bunu da mantık çerçevesinde yaptığı için, işler iyi gidiyor ve tek tek de olsa insanları kendi tarafına çekebiliyor.

Filmdeki asıl sorun, sistemin nasıl da kolay suistimal edilebileceği. İnsanlar böyle önemli bir görevde dahi, “işimi bitirsem de gitsem,” modunda olabiliyor. Film belki hayal ürünü ama bu tür insanların varlığından hepimiz haberdarız. Bu da, her ne kadar iyi niyetli de olsa sistemin zayıf yanını gözler önüne seriyor. Gerçi ben idama kesinlikle karşıyım ve ABD’nin bu kadar kesin kanunlarla insanları elektrikli sandalyeye yollayabildiğini bilmek beni iğrendiriyor. Ancak orda var olan jüri sisteminin karar alma mekanizmasında bir nebze daha insancıl olduğunu düşünüyorum. Henry Fonda’nın karakteri gibi iyi insanların var olması bu mekanizmayı güçlendiriyor.

Karakterler, oyuncular ve senaryo her şeyiyle oldukça güzeldi. İzlerken kafa patlattığım için ben de büyük keyif aldım ve herhangi bir insanın, sırf alışılagelmiş bir düzene ayak uyduran 11 insana nasıl da kolay karşı gelebildiğini gördüm. Biraz cesaret, bütün gereken bu.

Kategoriler
Dizi

The Twilight Zone

Yok, bu bildiğiniz Twilight değil. Bu, benim çocukluğumun favori dizisi. 90’lı yıllarda TRT’de yayınlanırdı ve ben ancak denk geldikçe izleyebilirdim. Daha küçücükken senaryonun derinliğine ve fikrin güzelliğine aşık olmuştum. Belki bugün gördüğüm kurgu dolu rüyalarımın sebebi bu dizi bile olabilir. Dizinin çok fazla sayıda bölümü olduğunu ve bitirildiğini biliyordum ancak bugüne dek izleyebileceğim bir kaynak bulamamıştım. Dizimag’da ekli olmasına rağmen ne yazık ki bölümler mevcut değil. Şimdi biraz reklam yapmış gibi olacağım ama Türkiye’de olduğum için kullanamadığım Hulu adlı ABD kaynaklı hizmeti kullanabilmenin bir yolunu buldum. O da Hola. 🙂 Çok basit bir şekilde internet tarayıcınıza eklenti olarak yüklüyorsunuz ve eklentide kayıtlı olan siteleri “unblock” ederek görüntüleyebiliyorsunuz. Bir gün Facebook, Twitter vs. kapatılırsa yine bu hizmetle oldukça hızlı bir şekilde siteleri görüntüleyebilirsiniz. Proxyler gibi yavaş, garanti olmayan ve reklam dolu bir hizmet de sunmuyor üstelik.

Diziye dönelim. Yayınlanmış ilk bölümünü (Where is Everybody?) az önce izledim. İzlemeden önce küçük de olsa bir şüphe yaşamadım desem yalan olur. Çocukken izlediğim ya da tecrübe ettiğim çoğu şeyin tadı büyüyünce aynı gelmiyor çünkü. “Küçükken gözümde çok mu büyütmüştüm acaba?” diye düşündüm AMA BÜYÜTMEMİŞİM. Hala ilk izlediğim günlerki gibi güzel. Fikir yine beni öyle büyülememiş olmasa da gülümsetti. Bunu da senaristin dizideki tecrübesizliğine veriyorum, hem her beğenilen dizide kötü bölümler de olabilir. Adım gibi biliyorum ki insanın bakış açısını değiştirmeye zorlayan fikirlerle dolu bölümleri de mevcut. Sizi hiç beklemediğiniz bir yerden yakalıyor.

1959 yapımı olmasına rağmen çekim kalitesi de beklediğimden çok çok iyiydi. Şimdilik siyah beyaz ama ilerde renkli bölümleri de geliyor, biliyorum. Daha ilk bölümden aya göz kırpmaları çok hoş olmuş. Aya ilk ayak basıştan 10 yıl önce bir televizyon dizisinde bundan bahsediyor oluşları çok hoş. Düşünsenize bugün yayınlanan bir televizyon dizisinde şu an size imkansız görünen bir şeyden bahsedilse ve bundan 10 yıl sonra bu imkansız olmaktan çıkıp gerçek olsa? Ne hissederdiniz?