Kategoriler
Hayat

5000

28 Nisan 2007’de tanıştım Tuğçe’yle. Üstüne tam 5000 gün geçti. Çok değilmiş gibi geliyor ama ben 30 yaşındayım. Bu dünyada 6000 küsür gün geçirdim, sonra da Tuğçe’yle tanıştım. Vay be! Üstüne 5000 farklı gün yaşamışım. Can edinmişiz, can yaratmışız. Zor zamanlardan geçmişiz, çabalamışız. İyi ki tanışmışız.

Kategoriler
Astro Hayat

Geriatri

Köpeğimiz Astro geçen Kasım’da 10 yaşını devirdi. İlk karşılaştığımız an beynime kazınmış. Dolandırıcı bir veteriner, sahiplendirme adı altında beagle satıyormuş. Bilmeden gittik, kucağımıza 45 günlük dediği bir Golden yavrusu bırakmıştı. Şerefsizle bayağı bir sürtüşmüştük de, o arada olan olmuş, hayatımızı değiştirecek bir can sahibi olmuştuk.

Daha o zamandan Astro’nun sorunlu bir hayatı olacağı belliymiş. Kendine veteriner diyen o hıyar, Astro’yu meğer erkenden sütten kesmiş. Astro gençlik hastalığına yakalanmış. Asıl veterinerimiz yaşama şansının %5 olduğunu söyledi de, doğru tedavi ve Tuğçe’nin yoğun çabası sayesinde hayata tutundu. Bacakları çarpıktı, iyileşti. Gözünde doğumdan kalma et parçası var, dayandı. Böbreği iflas etti, ameliyat oldu. Ankara’da başlayan ve belki de çok erken bitecek olan hayatı, Berlin’de inatla devam ediyor.

Şu aralar yaşadığı gastrointestinal problemlerden dolayı araştırma yaparken, Astro’nun artık yaşlı olarak sınıflandırılmadığı öğrendim. 7 yaşına kadar yetişkin sayılan Astro, 7-10 arasında yaşlı (senior) sayılıyorken, artık geriatrik dönemine girmiş. Tek böbreğe ve onca probleme rağmen genel görünümü halen çok iyi. Umarım onu ilk aldığımızdaki gibi şimdi de hayata sıkı sıkı tutunmasını bilir.

Kategoriler
Hayat

Taşınmak bir hayat biçimi

Göçebelik fikrini hep sevmiştim. Fakat benim aklımda hep üç aylık döngülerle gezmek vardı. Dolayısıyla bir yere bağlanmak, bir şehirle duygusal bağ kurmak hesaplarım arasında yoktu. Uzun yıllar boyu, büyük ölçekte göçebelik yapacağım aklımın ucundan dahi geçmezdi. Şimdiyse fark ediyorum ki, taşınmak artık benim için, ve belki de bizim için, bir hayat biçimi olmuş. İşte, yine taşınıyoruz. Bu sefer ki daha büyük bir adım: Ülke değiştiriyoruz.

Bireyselliğimi kazandıktan sonraki hayatıma şöyle bir bakıyorum. Evim dediğim bir yerde en kısa 8 ay, en uzun da 28 ay geçirmişim. İlginç bir şekilde, 28 aylık maceramız son evimiz: Lapseki. Ya bizim ihtiyaçlarımız değişti ve kalıcı bir ev arayışına giriştik, ya da Lapseki’yi gerçekten çok sevdik. Sanırım ikisi de doğru.

İçimde giderek büyüyen bir aidiyet arayışı var. Lapseki’de bunu bulduğumu düşünüyorum. Merkez nüfusu 13 bin olan küçük bir ilçe burası. Evimiz boğazın dibinde. Sessiz, sakin. İşlerini hızlıca halledebileceğin, sokakta yürürken mutlaka tanıdık yüzler göreceğin, durup on beş dakika muhabbete dalabileceğin, yavaş bir yerleşim yeri. Komşulukların apartman dairelerinde dahi devam ettiği, herkesin birbirini bir şekilde tanıdığı bir yer burası. Çanakkale’ye ilk gelişimizde Lapseki’den ev tutmak beni çok korkutmuştu, ama şu an görebiliyorum ki, fazlasıyla doğru bir karar vermişiz. Son iki yıldır kendimi Lapsekili diye tanıtırken hissettiğim keyfi anlatamam.


Türkiye’de dört farklı şehirde yedi farklı evde yaşadık. Ankara’da Anıttepe ve Kolej’de, İstanbul’da Ataşehir, Tuzla ve Bostancı’da, Antalya’da Güzeloba’da, ve Çanakkale’de Lapseki’de. Güzeloba’daki evimiz havaalanına inen uçakların güzergahındaydı ve abartısız iki dakikada bir inanılmaz bir uçak gürültüsü duyardık. Ordaki insanlar hâlâ nasıl yaşayabiliyor, anlam veremiyorum. Yine de, öyle sanıyorum ki bu yedi ev arasında en az Tuzla’da oturmaktan keyif aldım. Diğer tüm evlere ve muhitlere karşı içimde inanılmaz bir sevgi var. Hepsinden ayrılırken hüzünlendim. Her seferinde duygusal olarak çok zorlandım. Fakat bir şekilde hayat devam etti ve ben de yeni yaşamımızdan keyif aldım.

Şimdi Lapseki’yi bırakırken içimde her zamankinden daha büyük bir burukluk var. Berlin’e taşınıyoruz. Yurtdışında yaşamak yıllardır tecrübe etmeyi istediğimiz bir şeydi. Önümüze bir fırsat çıktı, biz de geç olmadan bu fırsatı değerlendirmeye karar verdik. Muhit ve şehir değiştirmekten daha büyük bir karar bu. İlk defa ülke değiştiriyoruz. Lapseki’yi arkamızda bırakmanın hüznü içimde, ama edineceğimiz tecrübelerin heyecanı önümüzde duruyor. Bense merak ediyorum: Ülke değiştirdiğimizde de aynı keyifle hayatımıza devam edebilecek miyiz?

Bu sefer taşınırken bildiğimiz bir şey daha var: Kalıcı olmayacağız. Taşındığımız evde kalıcı olmayacağımız zaten çok açık. Fakat Berlin’de de kalıcı olmayacağımızı düşünüyoruz. Belki Almanya’da dahi kalıcı olmayacağız. Sonuç mu? Taşınmak bir hayat biçimi. Belki biz adımlarımızı hayatın seyrinde yavaş atıyoruz, ama gerçek şu ki, göçebelik içimize çoktan işledi.

Kapak fotoğrafı: Adam Vradenburg on Unsplash

Kategoriler
Rüya

Yılbaşı ve Gözyaşı

16 Temmuz 2010’da Facebook üzerinde not olarak yazdığım rüyamı buldum, buraya da koymak istedim:

Yeni bir yılbaşı daha yaklaşıyordu. Havalar Ankara’da çoktan soğumuştu ve güneşin batışına yakın bir saatte Bilkent Üniversitesi’nin yemyeşil çimleri üzerinde belirli belirsiz kar taneleri yuvarlanıyordu. Üniversitenin en tepesine birer mum gibi dikilmiş sıra sıra yurtların hemen önünde bulunan yurtlar durağında onlarca öğrenci, birazdan gelecek olan şehir servisinin yolunu gözlüyordu. Durağın hemen yukarısında ise, siyah saçlı ve yarı üzgün görünen 20 yaşlarındaki bir erkek, yanında çimlere oturmuş aynı yaşlardaki kızı izliyordu. Kız çok kalın giyinmemişti ama nedense üşümüyordu. Herhangi bir zaman kıza sarılsa hissedeceği teni ve duyacağı kokusu genç adama huzur veriyordu. Minik elleri sanki onun için hayatın birer güvencesiydi; onlar olmadan yapamayacağını onu tanıdıktan sonraki her an acı-tatlı bir biçimde hissetmişti.

Genç adam, yanındaki kızın yüzüne baktı ve yanağına çabuk bir öpücük kondurdu. Ayağa kalktı ve “birazdan görüşürüz,” diyerek gülümsedi. Kızı arkasında bırakarak yurtlar durağına daha yakın bir yere kurulmuş olan birkaç arkadaşının yanına doğru yürüdü. Bir yılbaşı partisi planlıyorlardı ve her şeyin mükemmel derecede güzel olması için çok çalışmışlardı.

Aralarından gözlüklü olanı tüm gruba seslenir gibi konuştu ve, “parti Ekin’lerin dairesinde, biliyoruz,” dedi ve gruptaki her bir elemanı, plandaki iş bölümünden aldıkları görevlerin tam olarak yerine getirilip getirilmediği hakkında teker teker sorguladı. En sonunda gülümseyerek ayağa kalktı ve Ekin’e dönerek, “eh, görünen o ki artık şehre inebiliriz,” dedi ve ardından grupla olan konuşmasına geri döndü.

Ekin bunu bekliyordu; servis durağında sıraya girmek yerine orada oturup sonunda boş bir servisin gelip onları almasını bekleyeceklerdi ama o sabırsızdı. Her şeyden çok sevdiği sevgilisini kollarına almak ve tüm gece bırakmamak niyetindeydi. Onu zaten bir saatlik uzak kalışlarda bile özlüyordu. Şimdiyse her şey daha farklı görünüyordu; daha yanından ayrılalı birkaç dakika olmasına rağmen içini büyük bir özlem duygusu kaplamıştı. O anda onu gördü: tamı tamına 6 koltuğu boş kalmış bir servis. Şöför otobüsü hareket ettirmek üzereydi, bu yüzden hızlı davranmalıydı. Hemen, az önce yanından geldiği sevgilisinin biraz önce oturduğu yere doğru koşmaya başladı ama onu orada göremedi. Yukarıya bir şeyler almaya çıkmış olmalıydı. Yapması gereken tek şey, şöföre doğru koşup biraz beklemesini söylemekti; böylece yılbaşı partisi o gece erkenden başlayabilirdi.

Önünde iki kişiyle daha servise bindiğinde, şöför hemen arkasından kapıyı kapattı ve daha Ekin, gördüğü boş koltukların ikisinin az önce hemen önünde servise binen kişilerce kapıldığını göremeden, otobüs hareket etmeye başladı. Ekin bir an ne yapacağına karar veremedi. Şöföre biraz beklemesini veya durmasını söylemek üzere düşünürken, otobüs yurtlar tepesinden aşağıya doğru çoktan hareketlenmiş ve ilk virajı almıştı. Şimdi yurtlar daha da tepede görünüyordu ve az önce başını Eren’in çektiği parti grubunu artık göremiyordu. Çok geçti; artık şöförden ne beklemesini istemek mantıklıydı, ne de aşağıdaki ilk durağa kadar otobüsten inebilmesi mümkündü. Planını yaptı: İnebildiği ilk durakta inecek ve tekrar yukarıya çıkabilmek için bir servis aracının gelmesini bekleyecek — hayır, hayır, tepeye doğru koşacaktı. Bu, yapabileceği en güzel planmış gibi göründü. Ayakta kalması gereksizdi. Böylece, boş gördüğü koltuklardan birine oturdu.

Otobüs durmadı. Şehrin kalabalığının içine çoktan girmişti ve insanlar cıvıl cıvıl gezerken, otobüs de onların arasından sıyrıla sıyrıla yolunu bulmaya çalışıyordu. Özel bir gündü tabii, kalabalık normaldi. Güneş tüm parlaklığıyla gözünün içine içine girerken, Ekin’i büyük bir sinir dalgası kuşattı. Yanındaki boş koltuk da dolmuştu ama Ekin buna anlam verememişti. İçindeki hasret kabarmıştı, yanındaki koltukta görmeyi beklediği insan şu anda yanında oturan, tanımadığı bu kişi değildi. Cebinden çıkardığı cep telefonuna sarıldı ve hanımından gelen bir adet mesaj gördü: Ne yazık ki içi boştu. Telefonunun ana ekranına dönerek hanımının her zaman için sayılarla hoş bir tesadüf yaşadığını ve bunun onu her zaman için gülümsettiğini düşünerek ama gülümsemeden, onun o tesadüfi güzellikteki telefon numarasını tuşladı ve aradı. Açan olmadı. Bunu en az beş kere tekrarladıktan sonra Ekin, rehbere dönerek Eren ismini buldu ve arama tuşuna bastı. Telefon bir süre çaldı ve en sonunda karşıdan bir ses duyuldu. Bu, Eren’in “Alo?” sesiydi.

Eren’in telefona cevap vermesinin getirdiği sükûnet, Ekin’in içinde bulunduğu sinir hâlinin geçmesini sağlayamamıştı ama Ekin yine de sakin konuşmaya çalıştı. “Tuğçe nerde?” diye sordu, üniversiteden çıkarken onu yerinde göremediğini düşünerek.

“Bilmiyorum.”

“Bilmek zorundasın, Tuğçe nerde?”

“Bilmiyorum dedim ya.”

“Yanındaki başkaları da mı bilmiyor?” Şu an üniversitede, çimenlerin üstünde oturan gruptaki insanların en az bir tanesinin, Tuğçe’nin nerde olduğunu bildiğine emindi. Üstelik bu kişinin Eren olduğuna dair büyük bir inancı vardı.

“Hayır,” dedi Eren.

“Bak, sinirlenmeye başlıyorum, bana Tuğçe’nin nerde olduğunu söyle!”

“Olmaz!”

“Ne?!”

“Olmaz, bu bir sürpriz.”

“Saçmalama, sürpriz falan istemiyorum, bana onun yerini söyle, burda delirmemi mi istiyorsun!”

“Ama bu bir sürpriz ve sürprizlerin söylenmemesi gerekir. Zamanı gelince kendiliğinden onu göreceksin zaten.” Eren gülümsedi, ama Ekin’in telefon aracılığıyla bunu hissettiğinden şüpheliydi.

“Eren, sinirleniyorum. Eğer Tuğçe yanındaysa söyle ona, o bilir, o sürprizlerden nefret eder, ben sevsem bile, sevgilimi göremediğim sürprizlerden nefret ediyorum. Tuğçe bilir. Beni eğlendirmek için yapıyor olabilirsiniz ama yanlış yoldasınız. Lütfen! Bana yerini söyle ya da söyle Tuğçe’ye beni arasın. Çok kötü durumdayım!”

“Üzgünüm.”

“Şaka yapmıyorum, bana yerini söyle!”

“Beklemek zorundasın,” dedi Eren ve telefonu kapattı.

Bu konuşmanın üzerine Ekin daha fazla dayanamazdı. Bunu otobüs daha Bilkent’ten çıkmadan yapması gerektiğini düşünerek koltuğundan kalktı ve şöförle konuşmaya gitti. Az sonra bir köprünün üzerindeydi, otobüsten inmişti. Köprü, altındaki yolu dik bir şekilde kesen ikinci bir yoldu. Otoban izleri taşıyordu ama Ekin buranın şehir içi olduğunu biliyordu. Hatta köprüden aşağıya bakmayı akıl ettiğinde tanıdık bir yer gözüne çarptı. Tuğçe orada olabilir miydi?

Köprüden aşağı atlamak şu durumda Ekin’in gözüne hiç de büyük bir şey gibi görünmüyordu. Tuğçe’yi oraya sakladıklarına dair içine inanılmaz bir his doğdu. Köprüden aşağı doğru atladı ve ayaklarının üstüne düşerken bir toz tabakası yukarı doğru yükseldi. Burayı hatırlıyordu ama bulunduğu yerde bulunuyor olması ona biraz mantıksız gelmişti. Kapıyı araladı ve içeriye girdi. Büyük bir havuzun etrafında ve içerisinde insanlar vardı. Banyo yapıyor gibiydiler ama havuzun suyu oldukça berraktı. Ekin burayı nerden hatırladığını anladı. Daha önce buraya bir kez gelmişti; “Tuna ileydi,” diye hatırladı. Onunla gelmiş olduğu yer burası mıydı?

Bir aydınlanma yaşayabilirmiş düşüncesiyle suya girmek istedi. Yanında fazla eşyası yoktu ama insanların suya her şekilde, çıplak veya giyinik, girdiğini görünce yaptığından utanmayarak üstündeki tişörtü çıkardı ve suya atladı. Havuz genel olarak biçimsiz insanlarla doluydu. Ya bir ayağı bir diğerinden inceydi, ya aşırı kiloluydu, ya aşırı sıskaydı… normal birisi görünmüyor gibiydi – derken yanından yüzerek geçen kaslı bir zenci gördü. Yüzünü görememişti ama havuzun diğer tarafında onun antrenörüymüş gibi görünen yaşlı bir adam vardı. Zenci adam karşıya vardığında ona sudan çıkmasını ve yandaki kabine girmesini emretti. Ekin aptalca bir şey yaptığını düşünerek sudan çıkarken, zencinin kolunda metal bir hapsetme zinciri gördüğüne yemin edebilirdi.

Beyaz pantolonu ıslanmıştı. Onu yakında bulunan bir çamaşır ipine astı. Anlaşılan insanlar bu çamaşır ipini oldukça sık kullanıyorlardı. Pantolonu kuruyadursun, Ekin de üzerindeki ıslak iç çamaşırıyla gezinerek, biraz önce çıkardığı tişörtünü arıyordu ama bulamıyordu. Salaklığına yanarak, bunca insanın bulunduğu bir mekânda ortalığa koyduğu bir şeyi elbette bulamayacağını düşündü. Bir süre sonra güneşin ne kadar parlak ve ısıtıcı olduğunu hatırladı ve kurumuş pantolonunu, ıslak iç çamaşırını çıkardıktan sonra giyerek dışarıya bu şekilde çıkmaya karar verdi. Bir sorun olmayacağını düşünmüştü ve yanılmamıştı.

Bir otobüs durağı bulmalı ve eve gitmeliydi. Tuğçe orda olmalıydı. Sıkılmıştı ve onu görmeyi çok istiyordu. Eren’e söverek karşıdan karşıya geçti ve turuncu otobüslerin kalktığı bir durak gördü. Oraya doğru yönelirken, karşıdan karşıya geçmekte olan iki kişiye çarpmak üzere olan bir taksi gördü ve önüne değil de, yanına koymuş olduğu televizyona bakmakta olan taksiciye bağırmaya çalıştı. O daha bağıramadan taksi yavaşladı ve karşıdan karşıya geçmekte olan anne kızın sağ salim kaldırıma varmalarını sağladı. Bu esnada taksici önüne bir an olsun bakmamıştı. Taksi tekrar hareket ederken Ekin’in gözleri faltaşı gibi açıldı: Taksici aslında kafasını çevirmemişti, bir kaza sonucunda böyle olduğu belliydi. Kafası yana yatmıştı ve biraz da ezilmiş gibi görünüyordu; emin olamadı. Yanına koydukları televizyon gibi ekrandan yolu görüyor olmalıydı. Şoku atlatan Ekin, bunun gerçekten güzel bir davranış olduğunu düşündü. Birileri ona bu özel sistemi hazırlamıştı; böylece taksici işine devam edebilecekti. Gülümsedi.

Otobüslere doğru yürürken yanında para bulunup bulunmadığını düşünmeye başladı. Cepleri boş görünüyordu ama bir otobüse binip eve gitmek zorundaydı. Bu yüzden ufak bir heyecanla da olsa otobüse adımını attı. Otobüs neredeyse boştu. Daha muavin de gelmemiş olmalıydı. Belli ki bir süre ona para soracak kimse olmayacaktı. Bu düşünceyle rahatladı ama hâlâ içini kemiren bir şeyler vardı. Bir anda aklında bir şimşek çaktı. İnsanlara telefonla ulaşamıyorsa, yüzlerce insandan bir anda haber alabileceği bir sisteme bağlanmalıydı: Facebook’a. Büyük ekranlı cep telefonundan Facebook’u açtı ve giriş yaptı. Cep telefonundan girdiği için sayfanın bazı kısımları bozuk görünüyordu ama zaten Ekin’in aradığı şeye engel olmuyordu. Yeni haberleri kurcalarken, az sonra neden böyle bir şey aradığını bilmese de aradığı şeyi bulduğunu anladı. Üniversiteden ayrılmadan önce içinde bulunduğu gruptan biri, “Seyit ölmüş mü?” diye bir ileti paylaşmıştı. Ekin’in boğazına patates büyüklüğünde bir yumru oturdu. Tıkandı. Gerçeklik payı olabilir miydi? Herkesin ortadan kaybolmasının nedeni bu olabilir miydi?

Daha başka bir haber varsa bunu kaldıramayacağını düşünerek internetten çıktı. Birden akşama parti olmayacakmış gibi bir düşünceye kapıldı. Zaten eğer haber doğruysa, parti yapmak pek de hoş olmazdı. Bu düşüncelerle birlikte sanki boşlukta ilerliyormuşçasına evine yollandı. Vardığında hava kararmıştı. Eve girerken içeride kimsenin olacağını beklemiyordu ve bu beklentisinde de haklı çıkmıştı. Oturma odasının ışığı açıktı. Kanepeye oturdu ve hanımının nerde olduğunu düşünerek kucağına bilgisayarını aldı. Daha bilgisayarın kapağını açamamıştı ki kafasında bir hayal canlandı. Uçaktalardı. Hanımıyla birlikte uçaktalardı ve yanlarında Eren’in de içinde bulunduğu parti grubu vardı. Tuğçe, her zamankinden biraz daha büyük görünüyordu ve elinde tuttuğu tabaktan aldığı sarımtrak, lezzetli peynir parçasını Ekin’in ağzına doğru uzatırken mutluluktan uçuyormuş gibi görünüyordu. Ekin de mutluydu, öylesine mutluydu ki, o an hiç bitmesin istedi; ama oturma odasına geri döndüğünde, hayalin bittiğine şaşırmadı.

Bilgisayarın kapağını açmaya yeltendi ama bu kez de bir dürtü, Eren’in, nedense Eren’in, yanında olduğunu hissetmesine yol açtı. Bir anda korkunç bir sürpriz bekler gibi arkasına döndü ama Eren orada değildi. Arkasında kimse yoktu. Karanlık gecenin önünde, bilgisayarına tekrar hamle yaparken bu kez, orda olmaması gereken birinin, tül perdenin arkasında duran balkonda ayakta ona baktığını gördü. Tuğçe’ydi, yalnızca, biraz önceki hayalindeki gibi daha büyük görünüyordu ve ona gülümsüyordu. Ekin’in içini tekrar büyük bir hasret ele geçirdi. Ona ulaşmak istiyordu ama Tuğçe, ondan gözlerini kaçırarak yanına baktı. O anda Tuğçe’nin orda yalnız olmadığını gördü. Eren ordaydı, Ferhat da öyle; nedense Seyit’in de orda, tülün arkasında olduğuna dair kuvvetli bir inanç vardı içinde. En sonunda balkon kapısını hafifçe açmak istediğinde, hemen balkon kapısından içeriye doğru bakan yerde onu gördü: Kırmızı, çok tatlı bir elbise içerisinde 5-6 yaşlarındaki bir kız çocuğu. Tuğçe’ye ulaşabilmek için can atıyordu ama bu küçük kız oldukça ilgisini çekmişti. O kadar tatlıydı ki, ona birilerini anımsatıyordu. Eğildi ve küçük kız çocuğunu ellerinden yakaladı. Çocuk ona gülümsüyordu. Ekin ise onun hizasına inmişti ve gözlerine kenetlenmişti– derken kızın ellerini bir anda bıraktı ve gerisingeri kanepeye doğru irkildi; kızınsa yüzündeki gülümseme adeta hayal kırıklığı yaşamışçasına silindi. Küçük kızı, otobüse binmeden önce gördüğüne yemin edebilirdi. Tekrar tülün ardındaki Tuğçe’ye baktı, onun gülümsemesi silinmemişti.

Tuğçe’nin gülen gözleri Ekin’e bakarken, Ekin’in içinde bir şeyleri eritmeyi başarmıştı. Büyük bir hıçkırıkla ağlamaya başlayan 20 yaşındaki Ekin, tekrar dizlerinin üzerine çömeldi ve önünde duran dünya harikasına gözlerini kenetledi. Görüşü göz yaşları yüzünden bulanıklaşıyordu ama önemli değildi; onun zaten tam olarak neye benzediğini çok iyi biliyordu. Biraz sonra kızı gibi, balkondaki sevgilisi ve diğer herkes gibi gülmeye başlayacağını çok iyi biliyordu. Bu uzun sürmedi ve kendini uçakta, biricik sevgilisinin karşısında, elindeki lezzetli peynirleri kapmaya çalışırken buldu. Mutluydu. Her şey tamdı, eksik değillerdi. Uçağın nereye gittiğini merak bile etmiyordu; her nereye gidiyor olursa olsun, o zaten evine gidiyordu…

Lan böyle rüya mı olur?! Sürekli kabus kabus kabus nereye kadar be. Korkuyorum artık.

Kategoriler
Hayat

Dün Ankara’da çıplak dolaşan adam bendim

Birkaç ay ayrı kaldık diye hemen de unutuvermişim: Ankara soğuktur! 2 günlüğüne gidiyorum, hep kapalı alanlarda zaman geçireceğim, dedim. İstanbul’da hava çok sıcak, sweatshirt ile bile pişiyorum, dedim. Böyle diye diye işte o hatayı yaptım ve ne bir mont, ne bir kaban almadan düştüm yola. İlk gün çok etki etmediyse de, Cuma sabahı karbonmonoksit kokuları arasında Sıhhıye’ye çıkarken ne kadar yanlış yapmış olduğuma dair düşüncelere gark olmuştum bile. Yarım saat sonra Bilkent’in buz tutmuş suretini görünce bedenim fıldır fıldır oynamaya başladı. Altta t-shirt, üstte sweatshirt, onun üstünde de Bilkent’in buz gibi havası.

Evet, dün Ankara’da çıplak dolaşan adam bendim ey Ankaralı! Sen bana nerde görsen baktın, bana baktın ve “bu adam ne yapıyor” dedin. Ankaralı, sen haklısın.

Ama Ankara, seni özlesem de sen beni bir sıcak karşılayamadın be!