Kategoriler
Almanya Yemek Yorum

Sıkma

Tuğçe bugün sıkma yaptı. Çok özlemiş. Geçen gün denemek için Alpenhain’ın klasik Obazda’sını aldık. Bildiğin sıkma içi. Onun da etkisiyle Tuğçe hamur açtı, iç hazırladı, pişirmeye koyulduk. Pişirirken bana bir aydınlanma geldi; sıkmacı teyzelerin niye sürekli sac üstünde süpürge kullandıklarını anladım. Yapışmasın diye sıkma hamurunun üstüne un döküyorlar, o un da sacın üstünde yanıyor. Ben yanan unları tavadan peçeteyle ötelemeye çalışırken “ya,” dedim, “şöyle küçük bir fırça olsaydı ne güzel olurdu.”

Bu da böyle bir anımdır.

Kategoriler
Deneme Hayat

Banyo

Bugüne dek birçok farklı şekilde yıkandım. Daha önceden belli bir tarz dışında yıkanamayacağımı, temizlenmeyeceğimi düşünüyordum. Fakat fikrim çok değişti. Son birkaç seferdir boşa su harcamamak için büyük oranda durgun suyla yıkanıyorum. Durgundan kastım akmayan su. Küvet suyu. Bu halde dahi temiz hissediyorum. Sanırım bu banyo işi büyük oranda psikolojik.

Ocakta kaynayan suyla yıkandığım oldu, kazanda ısınan suyla da. Küvette kovayla başımdan aşağı su döktüğüm de oldu, duş başlığı kullandığım da. Buz gibi suyun altına girdiğim de oldu, ip gibi akan suyla banyo yaptığım da. Derede temizlendiğim de oldu, festivalde onlarca insanla duş aldığım da. Kamp yapıp günlerce temizlenmediğim, leş gibi koktuğum da oldu; saçlarımın bir süre kirden kaşınıp, sonrasında yağıyla kendini bulduğu da.

Gerçekten çok farklı şekillerde yıkandım. Hala da yeni bir şeyler deneme fırsatım olursa denerim. Eskiden suya ulaşım kolay değilken insanlar toprakla dahi kendilerini temizliyormuş. Sonuçta yıkanmanın özü ölü derileri vücuttan atmak, derinin nefes almasını sağlamak değil mi? Su olunca da kiri köpüğe hapsedip vücuttan akıtıyoruz. Su ha akmış, ha durmuş…

Kategoriler
Hayat

5000

28 Nisan 2007’de tanıştım Tuğçe’yle. Üstüne tam 5000 gün geçti. Çok değilmiş gibi geliyor ama ben 30 yaşındayım. Bu dünyada 6000 küsür gün geçirdim, sonra da Tuğçe’yle tanıştım. Vay be! Üstüne 5000 farklı gün yaşamışım. Can edinmişiz, can yaratmışız. Zor zamanlardan geçmişiz, çabalamışız. İyi ki tanışmışız.

Kategoriler
Gezi Hayat Yemek

Antep’i yedik, doyamadık

Ön not: Bu yazıyı tee 20 Şubat 2017’de yazmışım ama yayınlamamışım. Sanırım fotoğrafları beklediğim için yayınlamadıydım. Neyse, şimdi 10 ay sonra görünce tekrar bir okudum, Antep anılarım depreşti…

Hafta sonu için, Koray ve Beyza’nın K.Maraş’taki nişanı ile gündeme gelen bir G.Antep planı yaptık. Cumartesi akşamını Maraş’ta geçirdik, hafta sonunun kalanında Antep’teydik. Burdan Koray ve Beyza’ya ömür boyu mutluluk diliyorum ve Antep’e geçiyorum. 🙂

Antep’e yemek hususunda çok büyük bir beklenti içerisinde gittik. Büyük beklentiyle yapılan çoğu şey genelde hayal kırıklığına uğratır; fakat Antep bırakın hayal kırıklığına uğratmayı, beklentimizi çokça aştı. Betül’ün şahane misafirperverliğini de ekleyince çok güzel gezdik ve inanılmaz şeyler yedik. Bir Adanalı olarak doğduğum yeri satacağımı düşünmezdim ama Antep bambaşkaymış… Bir laf vardır, “yediğin içtiğin senin olsun, gezip gördüğün yerleri anlat,” diye. Ben tam tersini yapıp yediklerimizi anlatacağım ki bir sonraki gidişimiz için küçük bir rehber olsun.

Beyran

Ben daha önce İstanbul Bostancı’da küçük bir ev yemekleri restoranında yemiştim, çok da sevmiştim. Antep’in yediğim/bildiğim tek yemeğiydi yani. İki farklı yerde yedik. Sakıp‘ta yediğimiz beyranın acısı oldukça yerindeydi fakat sakatat kokusu geliyordu. Aslında tam hasta çorbası. Eti fazla tiftiklenmişti. Metanet‘te yediğimizin ise eti yine tiftiklenmiş olmasına rağmen daha tümdü. Hem pirincinin hem de etinin tadı daha yerindeydi ve sakatat kokusu yoktu. Hastaysan Sakıp mantıklı, yoksa Metanet‘inkini tercih ederim. Tabii Metanet şehir merkezinde olduğu için erkenden kapatıyor.

Kuzu şiş (kuşbaşı)

Bizim Adana’da kuşbaşı istersen bildiğin kuşbaşı getirirler. Antep’in kuşbaşısı bizim kazbaşından daha büyük. Avcarı (sosu) ise çok güzeldi. AşinaÇulcuoğlu ve Halil‘de yedik. Hepsi de çok güzeldi. Aşina‘nın avcarı, Halil‘in etinin yumuşaklığı ön planda. Çulcuoğlu‘da da çok güzel yapmışlardı ama yine de diğerlerinin yanında biraz sönük kalır. Bizim millette et pişirmeyi normalde bilmezler. Etin suyunu yok edene, rengini karartana kadar pişirirler. Antepliler işin doğrusunu yapıyor. Yediğim etin suyu yerindeydi, iç rengi de pembemsiydi. Yediğim en güzel kuzu şişti.

Yuvalama

Antep’e girdiğimizde yediğim ilk şeydi. 🙂 Belki de ondandır, bilmiyorum ama Antep’teki favorilerimden oldu. Yoğurtlu bir çorba, üzerine mis gibi bir yağ gezdirmişler. İçinde kuşbaşı et var, bir de pirinçten yuvarlanmış köftecikler. Böyle bir tat beklemiyordum, hayran kaldım. Hem Aşina‘da hem de Altın Kase‘de yedik. İkisi de çok güzeldi ama Aşina‘daki favorim.

Katmer

Daha önce İstanbul’da denemiştim ama o yediğim şey katmer değilmiş. Ben hayatımda böyle güzel tatlı yemedim. Yer yemez benim için çikolatadan bile daha üst bir sıraya oturdu. Katmerci Zekeriya ve Orkide‘de yedik. Orkide‘deki de güzel ama Katmerci Zekeriya tek kelimeyle efsaneydi. Antep’in etini geçtim, sırf o katmeri yemeye bile giderim. Yanında da süt.

Küşleme

Kuzu bonfileden yapılıyormuş. Bonfile zaten hayvanın en sinirsiz, en yumuşak yeri. Yani bonfile zaten kafadan güzel bir yiyecek. Kebapçı Halil de etin suyunu kaybettirmeden, pembe pembe getirdi koydu önümüze. Yani aslında kuzu bonfileye verecek paran, iyi bir mangal alevin ve o alevde eti mühürleyecek hünerin varsa güzel küşlemeyi sen de yaparsın.

Yağlı parça

Berkan’ın önerisiyle yine Kebapçı Halil‘de yedik. Söylediklerine göre kemiksiz kuzu pirzolanın kalın haliymiş. Et, etrafındaki yağ tabakasıyla birlikte pişiriliyormuş. Yani yine küşleme gibi aynı şekilde et kafadan güzel. 🙂 Tadı şahaneydi. Etin yağı güzelce kızarmış, et mühürlenmiş, içi sulu ve pembe. Küşlemeyle çok rahat kapışır.

Simit kebabı

Kebap çok seven biri değilim. Adana’da dahi yiyeceksem ya dürüm yerim ya da Hadırlı tarafında yemek isterim. Aşina ve Çulcuoğlu‘da yedik. Aşina‘dakinin pek bir özelliği yoktu. Eminim seveni çoktur ama kebap beni çeken bir şey değil. Çulcuoğlu‘dakininse içine türlü baharat, üstüne de bol fıstık ve kaşar koymuşlar. Ordan kurtardı. Oldukça hoşuma gitti. 🙂

Beyti sarma

Belki her yerde bulabileceğiniz bir kebap türü ama Aşina‘da susamlı, incecik pidenin arasında hazır sarılmış geliyor. Kaşarlı ve oldukça güzel.

Saray kebabı

Aşina‘da yedik. Normalden farklı bir yorum getirip incikten yapmışlar. Yanında da çeşitli sebzeler ve ayva. Et çok güzel pişmişti ve ilginç bir şekilde ayva da oldukça güzeldi.

Alinazik

Patlıcan sevmeyen biriyim. Aşina‘da Alinazik’e lavaşla daldım. Çok güzeldi.

Patlıcan kebabı

Patlıcan sevmediğimi söylemiş miydim? Peki ya kebabı çok tercih etmediğimi? Çulcuoğlu sağ olsun patlıcan kebabını severek yedim. 🙂 Hem de patlıcanıyla beraber.

Künefe

Şimdi künefe nerden çıktı diyebilirsiniz… Ama Antep’te her şey güzel. Cumba‘da ve Çulcuoğlu‘da yedik. Cumba‘da öğrendik ki Antep’te tatlıların yanında süt getiriyorlar. Ben takdir ettim, tatlının yanına süt çok yakışıyor. Künefe kocaman bir tepside geldi ve ne Adana’da ne de Hatay’da bundan iyi künefe yediğimi hatırlamıyorum. En azından benim damak tadıma göre çok güzeldi. İçi bol peynirli, nispeten az şireli ve dolayısıyla daha hafif bir tatlı olmuş. Çulcuoğlu‘da ise yemeğin üstüne söyledik ve fakat getirdikleri şey üstüne bir batman antep fıstığı dökülmüş bir kadayıftı. Arasında ise peynir yerine nefis bir kaymak vardı ki peynirin yerini hayli hayli doldurmuştu. Belki farklı bir lezzet olduğu içindir bilemiyorum ama künefe kadar çok sevdim.

Bunların dışında Koçak‘ta yediğimiz baklavaları, Altın Kase‘de tattığımız içli köfteyi ve zerdeli sütlacı, Aşina‘daki kuru dolmayı, Tahmis‘teki kahveyi, Çulcuoğlu‘daki beyti kebabı ve daha ne unuttuysam onları ayrıntılı yazmıyorum. Tüm bunlara rağmen henüz tatmadığımız tonla şey olduğunu da görünce Antep’in neden UNESCO’nun Gastronomi dalında yaratıcı şehirler listesine girdiğinianlamak zor olmuyor.

Kategoriler
Hayat İçmek Yemek

Yasaklar İşe Yaramaz

Her gün yeni bir yasaklama girişimi duyuyorum. Üstelik global veya yerel fark etmiyor; Türkiye tekelinde hükümet ya da valilik nezdinde yeni yasaklar geliyor. İktidarın dördüncü dönemine girmesiyle beraber, eldeki gücün verdiği güvenle keyfi yasaklar da geliyor. Araştırmadan, sonuçlarını düşünmeden ve adete tekdüze yaşamı zorlarcasına… Ama şimdiki konumuz tekdüzelik değil: Yeni öğrendiğimiz üzere Adana Valiliği sözlü olarak Adana Rakı Festivali‘ni yasaklamış. İşe yarayacak mı? Sanmıyorum.

Son birkaç yıldır adını duymaya başladığım festivale (sonunda) bu yıl katılabilmek için uçak biletlerimizi çoktan almıştık. İstanbul’da yaşadığımız için ha deyince Adana’ya gitmek kolay olmuyor. Üstelik Adana’ya gitmek bizim için bir ihtiyaç. Hele ki kafa dengi insanlarla beraber olmak ayrı bir ihtiyaç. Her ne kadar İstanbul gibi kozmopolit bir şehirde yaşasak da, son yıllarda güdülen politikalar ve iktidarın süregelen kutuplaştırıcı demeçleri hep beraber (mânen) rahat yaşamayı zor kılıyor. O kadar ayrıştık ki, aynı kafada insanlarla beraber olmak bizim için bir ihtiyaç hâline geldi. Adana’da kafa dengi binlerce insanla kadeh kaldıracak olmak beni bu yüzden heyecanlandırıyor.

İktidarın güttüğü politika da aslında tam olarak bu tarz bir yaşamı vaadediyor: Aynı kafadaki insanları bir arada yaşatmak. Ama bir fark var… Aynı kafadaki insanların sadece kendi düşüncelerini benimsemesini ister gibi bir halleri var. Adana Valiliği’nden gelen açıklama, toplumumuzun içki içmesini yasaklayamayız ama hoş da göremeyiz, şeklinde. Yasaklayamıyorlar ama yasak. Bir araya gelip içemezsiniz, diyorlar. Ancak bu tarz yasaklarla bireylerin hayatını istedikleri yönde değiştiremeyeceklerinin farkında değiller.

Yasaklar işe yaramaz. Klişe bir laf vardır, yasak olan tatlıdır, diye. Bu klişenin ötesine geçip, yasakların, bireylerin davranışlarını değiştirmeye yönelik pozitif bir etkisi olamayacağını söylemek yanlış olmaz. İnsan davranışları ve düşünceleri, ancak bireyin ben davranışımı değiştiriyorum, çünkü böyle bir sebebim var, demesiyle değişebilir. İçten gelmelidir. Alkolün bir toplumdaki kullanım oranını azaltmak istiyorsan yasaklamazsın, alkolün birey üzerindeki etkilerini ona göstermeye çalışırsın. Birey bu zararları görebilirse kendiliğinden alkol alımını azaltır ya da bırakır. Bırakmazsa da bu onun kendi seçimidir; milyarlarca yıldır var olan şu dünyada hepi topu 70-80 yıl geçirecekken, onun elinden özgür seçimlerini alamazsın. Ha diyorsan ki toplum tek tip olsun, biz insanların yaşamasını değil, sadece hayatta kalmasını istiyoruz, o zaman başka. O zaman zaten sen sadece toplum olarak varlığını sürdürürsün, bireysellik yok olur. Böyle bir toplum nasıl olurdu, merak edenler Kuzey Kore örneğini inceleyebilir.

Peki ne oldu şimdi Adana Rakı Festivali‘ne? Katılımcılar festivali herhangi bir otorite altında yapmadığı için, hemencecik adını değiştirdiler: Adana Kebap Festivali. Sen misin rakı festivali yapılmasını istemeyen? Adana sevdalıları toplanıp hep birlikte o gece kebabını, ciğerini yiyecek. Yanında ister rakısını, şalgamını, isterse de ayranını içecek. Maksat gönüller bir olsun.

Bakalım neler olacak? 12-13 Aralık’ta göreceğiz.