Kategoriler
Hayat

Kahve

Kahveyi çok seviyorum. İçmeyi de, yapmayı da. Uzun süredir öğütülmüş kahve almadım. Kaliteli, mümkünse yerel, ve taze kavrulmuş Arabica çekirdekleri almaya özen gösteriyorum. Filtre kahveyi espressodan daha çok seviyorum. Uzun yıllar French Press kullandım. Sonrasında Aeropress’le devam ettim. Şimdilerde zamansızlıktan dolayı Melitta’nın otomatik filtre kahve makinesini kullanıyorum. Öğütücüsü de var. Fena yapmıyor.

Bir süre önce Why We Sleep adında bir kitap okumaya başladım. Yazarı Matthew Walker nerdeyse tüm kariyerini uyku üzerine kurmuş. Geçmişinde Oxford ve Harvard gibi üst kaliteli üniversiteler mevcut. Kitapta neden uyuduğumuzdan ve uykunun hayatımızda neden önemli bir yanı olduğundan öte, kahve ve alkolün uykuyu nasıl etkilediğine dair bilgiler de mevcut.

Uykumuzun gelmesini sağlayan etmenlerden birinin adenozin konsantrasyonu olduğunu öğrendim. Peki kahve nasıl uykumuzu açıyor ya da uyanmamızı sağlıyor? Kafein, adenozin reseptörlerine bağlanarak adenozinin bağlanmasını engelliyor. Böylece uykuyu hissetmiyoruz. Fakat vücudumuz adenozin üretmeye devam ediyor. Kafein konsantrasyonu azaldığı zaman ise biriken bütün adenozinler vücutta yaratmaması gereken kadar ağır bir uyku hali yaratıyor. İşin yanisi şu: Kafein bizim uyanmamızı sağlamıyor, uyku halimizi geciktiriyor.

Kitabın yarısındayım. Okudukça kahveye ve alkole olan bakış açım değişiyor. Elimin kahveye ve alkole daha az gittiğini fark ediyorum. Kahveyi çok seviyorum. Fakat kahve içmek için en optimal zamanın günün erken saatleri olduğunu düşünmeye başladım. Özellikle de iyi bir gece uykusu aldıktan sonra.

Bir Cevap Yazın