Kategoriler
Türkiye Yemek

Serpme

Son zamlarla da beraber artık serpme kahvaltı iyice saçma bir hal almaya başladı. Dört kişi bir kahvaltıya gidip 500 liradan aşağı çıkamıyorsun. Masaya getirdikleri yiyeceklerin yarısından fazlası kalıyor. Kalanları ya çöpe döküyorlar (israf) ya da tabağı tamamlayıp bir sonraki masaya geri götürüyorlar (hijyen?). En son geçen Pazar günü gittiğimiz at çiftliğindeki serpme kahvaltıdan sonra açık ve net şekilde söyleyebiliyorum: Bir daha kahvaltı serptirmek istemiyorum. Ne yiyeceğimi ve ne kadar yiyeceğimi bilmek istiyorum. Yiyebileceğimden fazlasını sipariş etmek istemiyorum. Tabağımda yemeyeceğim bir ürün olmasını istemiyorum. İki bardak çay içeceğim diye koca bir demlik çayı israf etmek istemiyorum.

Serpme adı altında donatılan masalarda kalitesiz ürünler tüketmek, temiz olmayan tabak, bardak, çatal, kaşık kullanmak istemiyorum. Serpme kahvaltıyı aynı eski Groupon ürünleri gibi ya da fiyatı şişirilip “indirim yaptık” denilen dayanıklı tüketim malları gibi dolandırıcılık olarak görmeye başladım. Tüm bu konsept göz doyurmaktan ibaret.

Kategoriler
Almanya İçmek Koşu Türkiye Yemek

96 Kilo

Temmuz’dan beri yollarda, bir süredir de Türkiye’deyim. Geçen gün dijital tartı bulunca tartılayım dedim. 96 kilo olmuşum. Her ne kadar 80-100 arasında sallansam da, bu kiloları nerdeyse 10 yıldır görmemiştim. En son 2013’te buraları gördüğümde 100’ü hedeflemiş ve dilediğim gibi yemiştim. Sonra da sanıyorum ki ketojenik diyet ve koşuyla beraber 85’lere kadar gerilemiştim. O zamanlar kendimi çok iyi hissediyordum. Batı ile Doğu Ataşehir arasında koşulara çıkıyordum. 5 ila 10 km arasında koşsam da, bunu rutine bindirmiştim ve koşuya çıkmak benim için oldukça sancısız bir süreç olmuştu. Şimdi öyle değil tabii.

Bade doğduğundan beri 1 ya da 2 sefer koşuya çıkmışımdır. 2013’teki koşularımdan sonra bir yarı maraton, bir de 14 kilometrelik ultramaraton da dahil olmak üzere yarışlara da katıldım. Hep göbekliydim gerçi. Şimdilerde bu kadar kolay kilo almamın en büyük sebebi hareketsizlik. Bir de Türkiye’de özlediğim o kadar çok lezzet oluyor ki, yiyorum. Nostaljik tatları da düzenli olarak arıyorum. Örneğin Bedo’dan acılı kemikli but yiyorum ama bunu bir hafta boyunca her gün yapıyorum. Yanında gelen acılı pideleri de gömüyorum. Bu tat benim çocukluğumun tadı; o yüzden bende yeri farklı.

Berlin’deki rutinime dönmeye henüz zaman var. Sanırım kilomu önemsemeden bir süre daha böyle devam edeceğim. Döndükten sonra Astro’nun gelmesi ve Walking Pad’ime de kavuşmamla beraber hareketsizliğin hayatımdan çıkacağını tahmin ediyorum. Vücuduma aldığım besinler kilomda kritik rol oynayacak. Bir de o çok sevdiğim aralıklı oruca da dönüş yapabilirsem vücudumun iyice rahatlayacağını hissediyorum.

Kategoriler
Deneme Yemek

Belgian Waffle Crisps

Son günlerde şekere düştüm. Tiramisular, ruby kaplı magnumlar, portakallı Fritzler… Hava yağmurlu olmladıkça Astro’yla çıkıp uzun uzun yürüyüş yapıyoruz. Aralıklı oruca da devam edince sanırım vücudum karbonhidrat aşermeye başladı. Neyse. Ben de dedim ki, bari tadını henüz bilmediğim ama hoşuma gideceğini düşündüğüm etnik lezzetler bulayım. İçerik okumayı da sevdiğim için, içeriği nispeten düzgün ürünler bulmaya başladım. Bunlardan biri de Belgian Butters markalı Finest Waffle Crisps.

Buğday unu, şeker, terayağ 20%, bütün yumurta, buğday nişastası, tuz, karbonat.

Belçika waffle’ı denince uzun süredir benim aklıma şu BİM, A101 veya Starbucks’larda satılan, içi karamel dolgulu waffle’lar geliyordu. (Bu arada Starbucks markasının BİM ve A101 ile aynı cümle içinde geçmiş olması da şimdi bende bir şüphe uyandırdı.) Prensip olarak biliyorum ki, çok sayıda insan tarafından sevilen ve bilinen bir ürünü eğer sevmiyorsam, bu muhtemelen kalitelisini yemediğim içindir. İşte bugün benim için o kalite sınırını aşan bir Belçika waffle’ı buldum. Muhakkak ki yerinde yemeye kalksam tazesini çok daha seveceğim. Fakat süpermarket rafında bulabileceğim kıtır kıtır, baymayan ve çok lezzetli bu çıtırları bulduğum için kendimi şanslı hissediyorum.

Kategoriler
Almanya Türkiye Yemek

T-Bone

Dünkü antrikot planım patladı. Biri benden önce davranıp o güzel (ve ucuz) organik antrikotu almış. Zaten bugün Rewe ana-baba günüydü. İlk defa girişte sepet almamı istediler; muhtemelen aynı anda içerde bulunan insan sayısını kontrol ediyorlar. Neyse ben de kilosu 20 Euro’dan T-Bone aldım. Yaklaşık 650 gram gelen bir parça. Yağ dağılımı hiç iyi değildi desem yerinde olur. Yine de döküm tava sağ olsun olabildiğince yumuşak yaptım, Bade de beğenerek yedi.

Bugün düşündüm de Türkiye’yle arada çok fark var. T-Bone’u Çanakkale’de kilosu 100 liraya alıyordum. Burda 20 Euro (170 TL). Türkiye’de alması zor. Burda pahalı bulsam da alırken pek düşünmüyorum. Üstelik Türkiye’deyken orta-üst seviye yaşıyordum. Burda direkt orta sınıfım.

Buna ek: Türkiye yıllar içinde çok değişmiş. Burda Egetürk diye bir marka var. Arada dana sosislerinden alıyoruz. 90’larda çocukluğumda yediğim Maret sosislerin tadını alıyorum. Belki o yüzden tadı çok güzel geliyor, bilmiyorum, ama tadı güzel be. Sosis yani sonuçta, işlenmiş bir et parçası. Fiyatlar artarken kalite o kadar düşmüş ki. Ne hale geldi, ne hale getirildi, ne hale getirdiler doğduğum yeri. Çok acı.

Kategoriler
Almanya Hayat Yemek

Son Tüketim Tarihi

Cumartesi akşamları steak günü. Bugün cuma; ben de yarın için marketten antrikot alacaktım. Baktım almak istediğim antrikotun son tüketim tarihi yarın. Almadım. Gidip yarın alacağım. Çünkü kilosunu 36 Euro’dan almak yerine yaklaşık 26 Euro’dan alacağım. Çanakkale’de kilosunu 80 liraya aldığım efsane Biga antrikotlarından sonra zaten moralim bozuk… Neyse.

Bunun ismi eskiden Son Kullanma Tarihi‘ydi. Şimdi yiyecek-içeçek özelinde düşününce Son Tüketim Tarihi daha mantıklı geliyor. Almanya’daki marketlerde hoşuma giden bir uygulama var: Eğer paketli bir ürünün son tüketim tarihi yaklaşmışsa, indirimli satıyorlar. Beni en çok ilgilendiren kısım et ve balık gibi ürünler. Almanya’daki et ürünlerini pahalı buluyorum. O yüzden de eğer aynı gün tüketeceksem bu indirimleri kaçırmamaya çalışıyorum.

Bu arada alacağım antrikot Rewe Bio markalı, yani organik. Çok ilginç bir şekilde kilo fiyatı Arjantin danalarınınkiyle aynı. Ve işin daha ilginci, etin yağ damarlanması Arjantin’den gelenlerden daha iyi. Dolayısıyla aynı fiyata yerel, organik ve daha güzel antrikot buldum. Edeka’nınkiler böyle değildi. Jungbullen’ler zaten yağsız. Yağsız antrikot mu olur arkadaşım? Edeka’nın organik antrikotunu da görmemiştim. Burda çeşit çeşit online kasap var ama eti de görmeden almak biraz piyango gibi geliyor. Şimdilik bu organik antrikot çok içime sindi.

%d blogcu bunu beğendi: