Kategoriler
Almanya Bade Pia Hayat Kitap

Dedi Bade

Bade 22 aylık. Kitaplarını çok seviyor. Biz de ona bolca kitap alıyoruz ve onla beraber bol bol kitap okuyoruz. Çift ana dilli büyümesine rağmen erken konuşmaya başladı ve şu anda Türkçe konuşarak bağlaçlı uzun cümleler kurabiliyor. Türkçe ve İngilizce anlıyor. Bir kelimeden bahsederken “anne dilinde gezegen, baba dilinde planet,” diyebiliyor. “Be careful, Pia,” diye uyardığımda gülerek “Be careful, dikkat et, Bade,” diye tekrarlıyor. Tuğçe de gün boyu Bade’yle bolca konuştuğu için bıcır bıcır sürekli konuşan bir çocuk oldu.

Kitaplara döneyim… Çok kitap okuduğumuz iyice ayyuka çıkmaya başladı. Örnek vereyim. Bugün ördeklere ekmek atmaya gittik. Kanala ekmek attıktan sonra ilerdeki ördeklere bakıp, “Ördekleeeeer, ekmek attık, gelin yeyin, diye bağırdı Bade,” dedi. 😂 Üstelik vurgulamayı da doğru yaptı. Yani ördeklere bağırdı, sonra da normal konuşma sesine bürünerek “diye bağırdı Bade,” dedi. Bu ara yaptığı herhangi bir şeyi böyle açıklayabiliyor. Komik çocuk.

Tabii bu sadece söylemlerle sınırlı değil. Kendisine üçüncü tekil şahıs gibi davranıp, “Bade düştü,” ya da “Bade sinirli,” gibi cümleler de kurabiliyor. Belki de olağan olan budur, bilemiyorum. Pandemi yüzünden farklı ailelerle görüşmek, Bade’nin sosyalleşmesini sağlamak biraz zor oluyor. Umudumuz Kita. Ondan sonra biraz daha iyi anlarız diye düşünüyoruz.

Kategoriler
Hayat Kitap

Öncelikler

Yapmayı en çok istediğin şeyi şimdi yapmak lazım. Ben bunu öğrendim. Birkaç yıldır Zorba’yı okuyayım diyordum. Kitap 348 sayfa. Hep daha kısa klasikler bulup Zorba’yı öteliyordum. Öncelikler üzerine araştırıp yazmaya başladıktan sonra fikrim değişti. Ne kadar uzun olursa olsun, ne kadar karmaşık olursa olsun en çok istediğim şeyi ilk önce yapacağım. Zorba’yı aldım, okudum, bitirdim. Kararımdan dönmedim. Yapabileceğim en mantıklı şey zaten buydu.

Hayatım, belki birçok diğer insanınki gibi, bir şeyleri ötelemekle geçiyor. Her zaman yapacak daha farklı bir şey oluyor. Ama yarına sağ çıkamayabiliriz. Ya da 100 yıl yaşasak dahi, o istediğimiz şeyin yerine yaptığımız şeyi belki 100 yıl da geçse yapmamamız gerekiyor olabilir. O yüzden ya şimdi, ya hiç. Nikos’un Zorba’da kendiyle hesaplaştığı konu da bu değil miydi zaten? İlaç gibi geldin Aleksi Zorba. Bin yıl yaşayasın.

Kategoriler
Girişimcilik Kitap Üretkenlik

Ocak 2021

Pandemiye rağmen ya da belki pandemi yüzünden, Ocak 2021’de hedeflerime hızlı bir giriş yaptım. Yıllık 16 kitap okuma hedefim ile 50 yazı yazma hedefimin yarısını şimdiden tamamladım. Aslında biraz da yaşadığım bir farkındalığın etkisi oldu: Ben okumayı da yazmayı da çok seviyorum. Okumak için de yazmak için de kendime gelecekte boş zaman yaratmaya çalışmamın hiçbir manası yok. O an neyle meşgul olursam olayım, mutlaka okumaya ve yazmaya zaman ayırabilirim.

Aynı anda birden çok kitap okuyorum. Okuduğum kitapların çeşitleri de farklı. Ocak ayı tekelinde konuşayım. Elimde hep bir roman vardı. Tuvalette telefonda zaman geçirmek yerine roman okudum. Astro’yu sık sık dışarı çıkarmam gerekti; günde en az 2, bazen 3, bazen bu sayı 4’e çıktı. Ne zaman çıksam kulağımda kulaklık, Audible’dan listemdeki non-fiction kitapları dinledim. Bir de teknik kitaplar okuyorum. Çalışırken ara verdiğimde bir elimde highlighter, o an okuduğum teknik kitaba gömüldüm. Sonuç: Ocak’ta 8 kitap okudum. Şimdilik aynı hızda devam ediyorum.

Nasıl farklı çeşitte kitaplar okuyorsam, farklı çeşitte yazılar da yazıyorum. Günlük tutmanın önemini çoktandır biliyordum da, blogumda mümkün olduğunca sık yazmaya başlayınca anladım ki gerçekten bana iyi geliyor. Hem aklımı boşaltmamı sağlıyor, hem de yazdıklarıma farklı noktalardan bakabilmeme vesile oluyor. Günlük yazılarımı burda Türkçe yazıyorum. Öte yandan Substack üzerinde Sustainable Productivity adında bir newsletter başlattım. Üretkenlik üzerine söyleyecek, konuşacak çok şeyim olduğunu fark ettiğimden beridir yazmak istiyordum. Şimdilik İngilizce olarak haftalık yazıyorum. Son olarak da dev.to üzerinde yine İngilizce ama teknik yazılar yazıyorum. Bunlar, okuduğum teknik kitapları daha iyi anlamamı sağlıyor; çünkü önemli bir konu üzerine yazarken düşünmem, irdelemem gerekiyor. Tüm bu çeşitleri saydığımda Ocak’ta 24 yazı yazdım. Yine aynı hızda devam ediyorum.

Pandemi hala bizi çokça sınırlıyor, mental olarak yaralıyor. Ama her şeye rağmen yol alabildiğimi görmek güzel. Psikolojik olarak hedeflerimi kendime bariyer görmemek için düşük hedefler tutmuş olmam da beni pozitif etkiledi.

Kategoriler
Kitap Tarih Yorum

Kadınlar Ülkesi

Kitabı bitirmek üzereyim, o nedenle artık yorum yapabileceğimi düşünüyorum. Yazarı Charlotte Perkins Gilman adında bir kadın. Döneminin hümanistlerindenmiş ve kendisini feminist ütopyaya adamış. Zaten okuduğum kitap da böyle bir ütopyayı anlatıyor. Ütopya okumayı seviyorum; çünkü başkalarının mükemmel dünyasını gözlemlemek bana oldukça keyif veriyor.

Kadınlar Ülkesi‘nin birçok açığı var. Bunların en başında hıristiyanlık sevdası geliyor. Aynı durum Thomas More’un Ütopya‘sında da mevcuttu. Her ne kadar Kadınlar Ülkesi’nde açıkça dinin gereksizliğine varan söylemler bulunsa da bana göre açık bir hıristiyanlık sevdası var. Bunun ötesinde ise ülkedeki insanlar kesinlikle hastalanmıyor, bebekler ise ağlamıyor. Yazdılığı dönemde hastalıklar ve bebek psikolojisi üzerine bugüne oranla çok az şey bilindiğini düşünürsek belki bu durumu aklayabiliriz.

Kitapta beni en çok rahatsız eden nokta ise sadece kadınların bulunduğu bu ülkede cinselliğin ortadan kalkmış olması oldu. Mucizevi bir şekilde Meryem Ana gibi ürüyorlar; yani ortada herhangi bir baba yok. Y kromozomu verecek kimse olmadığı için de doğan bebeklerin de hepsi kadın oluyor. Bugünün şartlarında böyle bir kitaba feminist ütopya denilemezdi. Çünkü açık bir şekilde cinselliği üremekle bağdaştırmakla kalmıyor, aynı zamanda kadın ve erkek arasındaki heteroseksüellikle sınırlıyor.

İnsanların hastalanmaması ve bebeklerin ağlamaması bugün bildiklerimiz ışığında çok saçma gelse de ütopik bir dünyada kabul edilebilir olgular. Fakat döneminde feminist ütopya olarak geçen bu yapıtı düşününce, son 100 yıldaki sıçramaların bilim tekelinde kalmadığını da görmek mümkün. Her şeye rağmen ise, yapıtın yayınlandığı zamanı düşününce yazarın ne kadar cesur ve ileri görüşlü olduğunu ayan beyan görebiliyorum.

Kategoriler
Girişimcilik Hayat Kitap Üretkenlik Yorum

8 Saat

Günde 8 saat, haftada 5 gün çalışmanın insanı yok ettiğini düşünmeye başladım. Sanayi Devrimi’nden bu yana çalışan hakları hususunda çok yol aldığımızın farkındayım. Fakat aynı zamanda Sanayi Devrimi’nin de çok yeni olduğunu da unutmamak lazım. Paul Lafargue’ın Tembellik Hakkı‘nda anlattıkları, Andrew Smart’ın Autopilot‘unda verilerle ortaya koyduğu şekliyle insanın hiçbir şey yapmamaya olan ihtiyacı artık bana zorunlu görünüyor.

Teoriyi bir yana bırakalım. Şu sıra pandemi yüzünden aile ve arkadaşlarımdan uzakta, bebekli bir aile olduğumuzu da unutalım. Gerçekleri konuşalım. Yaklaşık bir haftadır yarı zamanlı çalışıyorum. Günde 4 saat, haftada 5 gün. Toplantıları bir yana ayırdığım zaman, işime çok daha kolay odaklanabiliyorum.

Gün içinde saat başına yapılan birim işin grafiğini çizsek, doğrusaldan ziyade logaritmik bir eğriyle karşılaşacağımıza inanıyorum. Belli bir saati geçtikten sonra saat başına alınan verimin özellikle masa başı işlerde düştüğüne çokça şahit oldum. Belki de işin sahibi biz olmadığımız içindir, kim bilir? Daha az saat vererek daha az kazanmaya razıyım; belki de kendi işimi ayağa kaldırana kadar.